Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 19, 2010

Okul Öncesi Çocuklardaki Depresyon Gerçek Mi?

Geçen haftalarda New York Times Dergisi’nde “Okul öncesi çocukları depresif olabilir mi?” adı altında bir makale yayımlandı. Yazı iyi derlenmiş ve doğrudan önemli fenomenlere dikkat çekmiş. Makalede iki önemli soruya işaret ediliyor:

(1) Yetişkinlerde görülen böyle bir rahatsızlığın küçük çocuklarda da teşhis edilebilmesi gerçekten mümkün mü?

(2) Okul öncesi çocukları henüz gelişmemiş ve çok değişken olduğu halde klinik depresyon adı altında tanı konularak etiketlenmesi iyi bir fikir mi?

İlk soruya odaklandığımızda konuyu daha iyi anlayabilmek için ‘yetişkinlerde görülen’ bu rahatsızlığın içeriğinin biraz genişletilmesi gerekiyor. Tarihteki seyrine baktığımızda psikoloji ve psikiyatri çocuklarda depresyonu tanımıyordu. Bunun sebebi ise, çocuğun depresyonda olabilmesi için gerekli bilişsel tecrübeye sahip olamaması gösteriliyordu. Bililşsel tecrübe için depresyona neden olan semptomların birkaçına ihtiyaç var. Örneğin; depresif hal, yoğun suçluluk ve intihar düşüncesi. Fakat asıl sorun çocuğun bu kavramları anlayamaması mı, yoksa başkalarına doğru bir şekilde aktaramaması mı? Yani çocuklar durumlarını ifade edemedikleri için depresyonda olamazlar mı?

Depresyon için gerekli olan ruh hali ya da suçluluk kavramlarının derin manalarında ısrar ediyorsak, evet doğru, depresyon bir yetişkin hastalığı. Fakat dile dayalı semptomlar birçok farklı durum için de problem oluşturabilir. Böyle bir fikir sadece depresyonun varlığı tartışılan cocuklarda değil, aynı zamanda dili anlama problemi yaşayan Alzheimer hastalarını da etkiler. Hal böyle iken, farklı kültürlerde yaşayan; ruh hali ve suçluluk gibi kavramları sıradışı olarak farklı anlayan insanların durumu hakkında ne düşüneceğiz. Mesela Tahiti’de ‘suçluluk’ diye bir kelime yoksa ne olacak? ‘Söz’de yok.

Halbuki her ülkede depresyon vakalarına eşlik eden davranışlar ve bedensel değişiklikler kaydedilmiştir. Depresyonun farklı birçok işareti de vardır (aktivitelere karşı ilgisini kaybetmekten uyku bozukluklarına; kilo kaybından konsantrasyon problemlerine). Bu sayede dile dayalı bilgiye gerek kalmadan olaylar üzerinden bilgi sahibi olabiliriz.

Son olarak, kavramsal ve dile ait belli bilgilerin depresyon için gerekli olduğu savunulduğu takdirde, geri kalan tüm memelilerin de depresif olma ihtimallerini gözden çıkarmak gerekiyor. Bu durumda şunu hatırlatmak gerekiyor ki, modern antidepresanlar ilk önce hayvanlar üzerinde deneniyor ve nörobilim farelerin depresyon olabileceği gerçeği üzerine kurulmuş. Ve eğer fareler depresif olabiliyorsa (ki evet oluyor), muhtemeldir ki çocuklarda da bu kapasite mevcut.

Tanı Süreci

Okul öncesi çocukları depresif olabilir dediğimizde aslında gerçek bir olgudan bahsetmiş oluyoruz. Evet olabilirler. Fakat, tanı koyma sürecinde dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü kolay bir süreç olmayacaktır. Bir çocuk herhangi bir psikolojik problemle geldiğinde, sınırı belirlemek ve etiketleme durumuna ilişkin doğal bir kaygı olacaktır. NYT’nin makalesinde Bebek-Çocuk Psikoloğu Rahil Briggs’den bununla ilgili hoş bir alıntı var, “Şuna emin olmalıyız ki, bir çocuk dondurmasını külahtan her düşürdüğünde ağlamaya başlar, ve biz onu depresif olarak etiketlemeyiz.”

Üzüntünün ve kötü ruh halinin normalde kısa sürdüğü çocuklara tanı koymak için şüphesiz ki çocuğun sınırlarını zorlaması gerekiyor. Depresyon sınırını yüksek tutmak ve ‘depresyon’ terimini; sürekli içine kapanık, sessiz, oyuncaklarıyla oynamayan, bir aydır kendisini hiçbirşeyin neşelendiremediği ve diğer depresyonun fiziksel semptomlarına sahip olan, çok daha küçük bir çocuk grubuna saklamak daha doğru olur. Bu gibi çocukların yetişkin depresifler gibi, ciddi problem potensiyellerine karşı; tanı, tedavi, bakım ve diğer profesyonel yardımlar için haklarının olduğu unutulmamalıdır.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: Psychology Today

New York Times Magazine

“Yaratıcılık neredeyse tüm problemleri çözer. Yaratıcı hareket; herşeyin üstesinden gelen özgünlükle, alışkanlığı yener.” ~George Lois.

Bir ‘dahi’yi dahi yapan şey nedir? Mona Lisa’yı yapan ressam ile izafiyet teorisini bulan bilim adamının benzer bir düşünce stili olabilir mi? Evet! Dahilerin ortak noktası birbirinden özgün fikirlerle ortaya çıkmaları yani ‘yaratıcı’ olmalarıdır.

Elbette her orijinal fikre sahip olan zamanda çığır açacak diye bir gerçeklikten söz edemeyiz; fakat özgün fikirlerle kendi küçük dünyamıza da birçok yenilik getirebiliriz ve en önemliside karşılaştığımız problemlere özgün çözümler bulabiliriz. Peki nasıl daha yaratıcı ve yenilikçi olabiliriz? İşte size yaratıcılığınızı geliştirmenizde yardımcı olacak 5 öneri:

1. İki problem bir taneden iyidir

İnsanlar genelde problemlere önceden karşılaştıkları benzer problemi hatırlayarak, aynı stratejileri ve benzer çözümleri uygulayarak çözüm bulurlar. Fakat yapılan çalışmalar insanların benzer problemler ve çözümlerini hatırladıklarında daha yetersiz olduklarını ortaya koydu.

Kurtz and Lowenstein (2007) tarafından yapılan bir çalışmada düşünülenin aksine bir problem yerine iki probleme sahip olan katıımcıların, önceden çözdükleri problemleri hatırlamanın şuanki problemi çözmelerine yardım edebileceğini buldu.

Yani karşınıza çıkan engellerden kaçınmayın, hepsini bir araya toplayın; hafızanızda birşeyleri anımsatmaya yardım edebilir.

2. Jenerik terimler

Yaratıcı düşünceyi geliştirecek bir başka yol da karşılaşılan problemi yazıp, probleme özgün fiilleri daha jenerik (yaygın) olanlarla değiştirmek.

Clement ve arkadaşları (1994) bu metodu test ettiklerinde jenerik terimleri kullanmayla yaratıcı düşüncenin daha kolay çıkış yaptığını ve performansın %100’den daha fazla arttığını buldular.

Bu yöntem problemin detaylarındansa özüne odaklanmayla ilgili tekniklerden biridir.

4. Eşanlamlar ve kategorileme

Aynı fiilleri değiştirmek gibi, problemi eşanlamlı kelimelerle tekrar kodlama ve kategorileme yardımcı olabilir.

Yani bu teknik, problem tipini analiz etme ve farklı yollarla temsil etmek anlamına gelir. Lowenstein (2009) bir çözüm bulmak için, sorunun temel yapısına ulaşmanın önemini vurguluyor.

5. Kavga! Kavga! Kavga!

İnsanların tartıştıklarında daha dar görüşlü, katı ve daha az yaratıcı oldukları düşünülür.

Fakat Dreu ve Nijstad’ın (2008) araştırmalarına göre, aksi de mümkün olabiliyor. Yaptıkları dört deney ile; anlaşmazlık yaşayan insanların daha çok problemle ilgili olduğu ve daha orijinal yollar ürettiklerini buldular.

Sosyal anlaşmazlıklar insanlara yoğun motivasyonlu bir odaklanma sağlıyor gibi görünüyor. O halde yaratıcı olmak için kavgaya başlayın!

6. Hayal etmeyi bırakın

Hepimiz hayal etme sürecinin yaratıcılık ve orijinal fikirler için bir kuluçka dönemi olduğunu düşünürüz. Hayal etmek iyidir fakat tüm bu sürecin yukarıdaki tekniklerin aksine ‘pasif’ olduğunu unutmayın.

Bir araştırma (Zhong et al., 2009) bu sürecin çok az fayda sağladığını göstermekte. Sorun şu ki düşünülen fikirler hayalden öteye geçemeyebilir ve bu süreç size gereksiz zaman kaybı yaşatabilir.

O halde hayal etmeyi bırakıp bir an önce başlayın!

Yurt dışına çıkın ve bir dil öğrenin!

Tüm bu teknikler başarısız olursa size bonus bir önerim daha var: yurt dışına çıkın ve bir dil öğrenin. Maddux and Galinsky (2009) yaptıkları araştırmayla yurt dışında yaşayanların bir dizi bilişsel görevde daha başarılı olduklarını buldular.

Maddux et al. (2010) bir başka deneyde katılımcıların çok kültürlü öğrenme deneyimlerini hatırlamasını istedi ve bu kişilerin düşüncelerinde daha esnek ve yaratıcı ilişkiler kurmakta daha elverişli olduğunu buldu.

Bu durum gerçekten yurt dışında yaşayan insanlarda işe yarıyor, hayal edenlerde değil!

Sizin için hangisinin işe yaradığını deneyerek bulabilirsiniz.

Uyarı

Bu uyarı tüm teknikler için geliyor. Bu tekniklerin test edildiği görevler oldukça değişkenlik göstermekte. Sizin yaratıcı olmaya çalışacağınız alanlarla tamamen farklı olabilir. (Standart şartlar ve koşullar geçerlidir)

Yine de bir problemle karşılaştıysanız bu teknikleri kullanmanın faydasını görebilme şansınız yüksek.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: PsyBlog

Gönderen: Ruhdoktoru | Haziran 28, 2010

Uyuyamıyor musunuz? İşte size uykusuzluk için 14 öneri!

Sağlıklı ve düzenli bir uyku mutlu bir yaşam için şart. Uyku sayesinde bir önceki günün yorgunluğunu gideren ve yeni gün için güç depolayan vücudumuz, daha başımızı yastığa koyar koymaz şarj edilmeye hazırlanıyor.

Fakat uyku düzeni herzaman sağlıklı olamayabiliyor. Değişiklik, stres, ağrı, travma, hastalık, bazı duygular (korku) ve tekrarlayan düşünceler uyku döngümüzü düzensizleştirip günlük hayatımızın kalitesini düşürebiliyor.

Bu gibi durumlarda, uykusuzuk (insomnia) ya da diğer uyku problemlerini yaşayan kimselerin uykularını düzene sokmak için bir dizi alternatif çareler mevcut. İşte size 14 öneri:

1. Kestirmek yok. Günboyu kestirkmekten kaçının. Eğer gün içinde uyursanız, vücudunuz gece uyku için yeterince yorgun olmayabilir.

2. Serin oda. Odanızın sıcaklığını serin ve rahat tutun.

3. Uyanık aktivitelerden kaçının. Yataktayken uyanık olduğunuzda yaptığınız aktivitelerden (TV seyretmek, bilgisayar kullanmak, birşeyler atıştırmak, cep telefonuyla konuşmak ya da mesaj çekmek)uzak durun. Unutmayın yatak geleneksel olarak uyku içindir. Kendinizi yatakla ilgili aktivitelerde sınırlamaya çalışın, vücudunuz böylece yatak ve uyku ilişkisi kuracaktır. Fakat yataktayken okuma yapmak farklı. Okuma zihninizi odaklamaya yardımcı olacaktır. Yatakta birşeyler okuma en eski uyku getirici yöntemlerden biridir.

4. Yatağa gitme zamanınızı düzenleyin. Gün boyu yorgun olup uyku vakti yeterince yorgun hissetmemenin basit bir cevabı yok. Fakat uzmanlar en yardımcı olacak şeyin yatağa planlı ve düzenli bir vakitte gitmek olduğunda hemfikir. Eğer çok uykuya ihtiyacınız varsa, yatağa rutin vaktinde gitmeniz ve sabah erken kalkmanız daha iyi olacaktır.

5. Egzersiz yapmayın (< 3 saat). Uyku vaktinize üç saat kaladan itibaren egzersiz yapmayın (kalp atışını artırır).  Yavaş gevşeme hareketleri size iyi gelebilir.

6. Yemek yemeyin (< 3 saat). Yatmadan üç saat önceye kadar özellikle yağlı ve karbonhidratlı yiyeceklerden kaçının. Yatay olarak uzanmak sindirimi engeller ve mide yanmasına neden olabilir.

7. Uyarıcılardan uzak durun (< 2-3 saat). Uyarıcılardan (kafein, nikotin) uzak durun. Kafein; özellikle kahve, çay, soda ve özellikle kolada bulunur. Hatta bazı ağrı kesiciler ve aspirinde bir miktar kafein vardır.

8. Sıvılardan uzak durun(<2 saat). Tıpkı çocukların yatağı ıslatmaması için uyumadan iki saat önce sıvı almamaları gibi yetişkinlerde bu zamanlarda sıvı alımını kısıtlamalı. Çünkü vücut, uyumadan hızlı bir şekilde idrar oluşumunu sağlar. Yetişkinlerin yeterince idrar torbası kontrolü vardır; fakat tuvalete gidişlerden sonra uykuya geri dönmek zor olabilir.

9. Stresten uzak durun (< 90 dakika). Uyumadan 90 dakika önce, maillerinizi kontrol etme ya da akşam haberlerini izleme gibi sizi endişelendirecek aktivitelerden uzak durun.

10. Endişelerinizi yazın (< 30 dakika). Gece yatmadan önce birkaç dakikanızı endişelerinizi ve streslerinizi yazıp sonrasında umutlarınızı ya da minnettar olduklarınızı yazabilirsiniz Böylece zihninizi dinlendirmek için uyuyabilirsiniz.

11. Sakinleştiren müzik. Sizi sakinleştiren müzikleri dinleyebilirsiniz. Özellikle beyni ‘sıfırlamaya’ ve sakinleştirmeye yardımcı olarak hazırlanan müzikler uyku hazırlığı için iyi gelebilir.

12. Uyuyamadıysanız kalkın. Eğer 15-20 dakika sonra uyuyamadıysanız yataktan çıkın.

13. Parlak ışıklardan kaçının. Eğer gecenin bir ortasında uyandıysanız ve 30dk. içinde tekrar uykuya dönemediyseniz mümkün olduğu kadar ışıktan uzak durun. Işık  beynin gündüz/gece dengesini uyarır.

14. Kabusları/kötü düşünceleri uzaklaştırın. Eğer kabus gördüyseniz ya da stres oluşturan düşünceler aklınıza geldiyse, farklı bir sonucuna odaklanın. Devam eden düşüncelerinizi durdurmak için kabuslarınızı yazın ya da başkasına anlatın.

Çeviri: Meleknur Ozgu

Kaynak: Selfhelp Magazine

Gönderen: Ruhdoktoru | Mayıs 17, 2010

Östrojen Bir Çeşit Ritalin Olabilir Mi?

Büyük bir sınav yaklaşıyor ve konsantrasyon problemi yaşıyorsunuz. O halde biraz östrojen deneyin!

Bilim adamları östrojen hormonunun kimi kadınların düşünce sistemini geliştirirken, kimileri için de olumsuz etki oluşturabileceğini buldular.

Kaliforniya Üniversitesi’nden nerobilimciler, kadınların menstural dönemleri boyunca gerçekleşen hormon dalgalanmasının; beyni kafein, metamfetamin ya da popüler konsantrasyon ilacı Ritalin gibi etkileyebileceğini söylüyorlar.

Bilimadamları onlarca yıldır işler belleğin (working memory: kısa süreli bellek süreçleri) dopamin kimyasalına bağlı olduğunu bilirler. Aslında Ritalin gibi ilaçlar konsantrasyona yardımcı olan yapay dopaminlerdir. Araştırmacılar ayrıca fareler üzerine yaptıkları araştırmalarda, östrojenin dopamin salımını tetiklediğine dair kanıtlar buldular. Berkeley’de yapılan bu yeni araştırma; algının insanlardaki östrojen düzeyine bağlı olduğunu gösteren ilk araştırma olmakla birlikte, menstrual döngülerindeki değişken noktalarda neden bazı kadınların daha iyi bazılarınınsa daha kötü bilişsel yetilere sahip olabileceğini açıklıyor.

Berkeley’deki araştırmacılar genetik testlerle belirledikleri; ‘doğal olarak’ yüksek ya da düşük düzey dopamine sahip 24 sağlıklı kadını incelediler. Beklenildiği gibi, düşük düzeydekiler işler bellek görevlerini (tersten beş rakalmlı sayıyı tekrar etmek) yerine getirirken zorlandılar. Test, östrojen düzeyinin en yüksek seviyede olduğu yumurtlama döneminde (genellikle mensturasyondan 10-12 gün sonra) tekrarlandığında ise kadınların performansının yaklaşık %10 artmış olduğu gözlendi. Şaşırtıcı olarak, ‘doğal olarak’ yüksek seviyede dopamine sahip kadınların performansı bu döngüde karmaşık zihinsel görevleri yaparken düşüş gösterdi.

Bu araştırmayı yürüten doktora öğrencisi Emily Jacobs’a göre düşük seviyede dopamine sahip kadınlarda –genel popülasyonun yüzde yirmibeşi- yumurtlama dönemindeki yükselen dopamin bilişsel fonksiyonları keskin hale getiriyor, fakat yüksek dopamin seviyesine sahip olan kadınların 25%’inde ise yumurtlama dönemindeki performanslarında düşüş görülüyor. Kadınların yarısıysa bu iki durumun ortasında yer aldığı için çalışmanın bir parçası değil.

Çalışmanın ardından birçok sonuç elde edildi. “Kafein (dopamine salımını tetikler) ve Ritalin benzeri ilaçlar , bazı kadınlar için östrojenin yükseldiği ayın belli dönemlerinde daha az etkili –hatta zararlı- olabilir.” diyen Jacops bu durumun, kadın ve erkek beynindeki hastalıkları çalışan bilim adamlarına, yetenekte eşit olmasına rağmen kadın ve erkek beyinlerinin aynı olmadığını hatırlatacağını unut ediyor. Jacobs ayrıca şunları da ekliyor; “kadın ve erkek beyninin normal şartlardaki farkını çözene kadar, hastalık durumunda nasıl farklı olduklarını tahmin edemeyiz”.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: Scientific American

Gönderen: Ruhdoktoru | Nisan 11, 2010

Narsist Patron

Patronlarımızdan neler bekleriz? Anlayış, sağ duyu, cesaret, belki biraz da destek.. Fakat bu özellikleri herzaman bir arada bulduğumuz söylenemez. Aksine çalışanları yeri geldiğinde sıkıntıya düşürecek karaktere sahip patronlar sıksık çıkar karşımıza. İş dünyası liderleriyle ilgili alçak gönüllülüğü ve duygusal zekayı öven çok sayıda kitap ve makalenin abartmasına rağmen, narsizmin modern işyerlerinde çok sık görülmesi göz ardı edilen bir gerçek. Son zamanlarda iş dünyası liderliğinde önemli bir kişilik değişkeni olarak narsizm daha fazla ilgi çekiyor ve bu konu, çok sayıda kitabın ve araştırmanın konusu olmaya devam ediyor.

Narsist bir patronla çalışmak hoş olmayan bir durum olabilir, önemli olan bu tür patronlarla anlaşabilmek için narsizmin doğasını anlayıp bir strateji geliştirebilmektir.

Öncelikle narsizm için asıl kriterlerin neler olduğunu bilmek gerekir. Psikolog/psikiyatristlerin kutsal kitabı olan DSM (Diagnostic and Statistical Manual)’deki tanıma bakacak olursak; yaygın bir görkemlilik/büyüklük (grandiosity) örüntüsü , empati yoksunluğu ve yetişkinlikte başlamış ve şu an farklı ortamlarda var olan aşağıdaki maddelerden beş yada daha fazlasına sahip olmak narsistik kişiliğe sahip olunduğunu anlamak için yeterli:

1. Kendine ait düşüncelerde görkemliliğe/büyüklüğe sahip olmak

2. Sınırsız güç, başarı, güzellik ya da ideal aşk hayalinin eşlik etmesi

3. Kendisinin ‘özel’ ya da ‘tek’ olduğu inancı

4. Çok yoğun hayranlık duyulma ihtiyacı

5. Yetkili olma hissi

6. Kişileri kullanma

7. Empati yoksunluğu

8. Çoğunlukla diğerlerini kıskanma ya da diğerlerinin onu kıskandığına dair inanış

9. Kaba, kibirli davranış ve tutumlara sahip olma

Bazı kurumlarda ve bazı durumlarda narsizmin aslında fayda verebileceğinin de altını çizmel gerekir. Narsistler yüksek motivasyona sahip, kendini başarıya adamış; hatta eğer öncelikleri kendi tatminleriyse, kurumlar için değerli katkıları olabilir. Narsizmin ‘karanlık tarafı’nda ise bu tür patronların kendi profesyonel yeteneklerini geliştirmek için diğerlerini kullanabildiğini ve bu insanları önemsemediklerini görebiliriz.

Fakat yinede narsistik patronla çalışmak (Meryl Streep’in Şeytan Marka Giyer filmindeki karakteri gibi) kariyer başlatmak ya da hızlandırmak için mantıklı gelebilir. Herhangi bir empati ya da destek beklenilmemesiyle birlikte (Gordon Gekko karakteriyle Michael Douglas’ ın Wall Street’te dediği gibi: “Eğer bir arkadaş istiyorsan, köpek al”); onunla çalışırken öğrenilenlerin yararları, alt düzeyde olan kişi olarak ödemek zorunda kalınan duygusal maliyetten ağır basabilir.

Bu kişilik tipine uyan üstleriniz varsa; onların kişiliğinin farkında olup duygusal beklentilere (empati, anlayış ve destek) girmeden onlardan optimum düzeyde fayda sağlamaya çalışın.

Sizler de blogumda çalışmakta olduğunuz narsist patronlarınızı ve onları ‘yönetmek’ için neler öğrendiğinizi paylaşabilirsiniz.

Kaynak: Psychology Today

Gönderen: Ruhdoktoru | Şubat 4, 2010

Çocuklar Büyüdü Ya Şimdi ?

Çocuk yetiştirmek hiç de kolay olmayan fakat bir o kadar da keyifli olan bir süreçtir. Dün gibi hatırladığınız bebekliği, yeni adım atarken ki sevimliliği, okuldan aldığı ilk karnesinin ardından yaşadığınız heyecan bu sürecin belki de en güzel ayrıntıları olarak zihninizde yer alır. Hızla akıp geçen bu zaman diliminde öncelik hep onun olmuştur. Fakat ona karşı biraz daha sorumluluklarınız azalınca belki de ihmal ettiğiniz birini fark edeceksiniz: eşiniz!

Çocuklarınız büyüyüp size daha az ihtiyaçları olduğunda (doldurulması zor olan ve alışkın olmadığınız bir his) eşler olarak sizi bir araya getiren bağ kaybolurmuş gibi hissedersiniz. Genellikle çiftler kendilerini aralarında yakınlığın bulunduğu partnerler yerine ebeveynliğin bir araya getirdiği ortaklar gibi görür. İşte ilişkinizi yeniden yakın ve samimi hale getirmenize yardımcı olacak üç öneri:

1. Birbirinizle Paylaşın

Nitelikler sizi daha iyi bir ebeveyn yapar. Eşinizle beraber hareket ederseniz, birbirinize destek olursanız ve aranızda güçlü bir paylaşma duygusu varsa daha da iyi bir ebeveyn olabilirsiniz. Üstelik bu ilişkiniz için de son derece faydalıdır. Eşinizle aranızdaki paylaşımları tekrar gözden geçirin. Duygusal ve fiziksel bağlarınızı tekrar keşfedin. Kabul edin bazı şeyler zamanla kayboluyor ve sizin onları geri getirmek için çaba sarf etmeniz gerekli.

2. Kendinize Odaklanın

Aranızdaki yakınlığı tekrar keşfetmenin bir başka yolu da, nasıl bir araya geldiğinizi hatırlamak ve buna odaklanmak. Sizi birbirinize çeken şey neydi? İlk karşılaştığınız zamanlarda birbirinizde sevdiğiniz özellikler nelerdi? Bunları düşünün, farkındalığınızı artırın. Böylece elinizdekinin kıymetini daha iyi anlayacaksınız.

3. Yeniden Öncelik

Çocuk yetiştirme genellikle sizin ihtiyaçlarınızı ertelemeniz anlamına gelir, ve çift olarak ihtiyaçlarınızı öncelik haline getirmeniz için biraz zaman gerekebilir. İlişkinizi yeniden düzenleyin ve tazeleyecek şekilde enerjinizi harcayın (yeniden kur yapan çiftler gibi). Olduğunuz kişiyi tanıyın, saygı duyun ve kutlayın.

Kaynak: One Plus One

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Aralık 2, 2009

Ergen Depresyonu: Hüzünden Fazlası

Yetişkinlerin birçoğu için ergenleri anlamak zordur. Özellikle; ergen olan sıradan bir genç (hormonlarıyla sürekli değişen ilişkileri, sosyal çevre ve destek kaynaklarıyla) ve akıl hastalığı bulunan gencin ayrımı bazen zor olabiliyor.

Amerikan İntiharı Önleme Derneği (AFSP) tarafından bu sene hazırlanan bir film, ergenler için depresyonun gerçekte ne demek olduğunu ve onlar için ne ifade ettiğini analiz ediyor. Ergenlerin kendilerini, arkadaşlarını ve yetişkinleri depresyonun semptomları ve belirtileri hakkında eğitme amaçlı olan bu film, depresyonun basit bir “hüzünden fazlası” olduğunu açıkça gösteriyor.

Hüzünden Fazlası: Ergen Depresyonu” adlı filmde dört ergen karakterin depresyonla mücadeleleri anlatılıyor. Karakterlere bir göz atalım:

Lana’nın annesi kızının duygularını anlamaya çalışıyor fakat Lana bir türlü “kendine gelmediği” için bu annesini kızdırıyor.

Ray, içinde depresyonun da varolduğu anormal düzeyde bir anksiyete yaşıyor.

Jake’nin alkol kullanımı öfkesini alevlendiriyor ve daha çabuk öfkelenmesine neden oluyor. Bu yüzden gün geçtikçe arkadaşlarından uzaklaşıyor.

Kırsal kesimde yaşayan Delia, e-mail yoluyla hoşlandığı bir çocukla iletişim halinde (olduğunu düşünüyor), fakat gerçekte yaşıtları tarafından alay ediliyor ve horlanıyor. Sonraları içine çekiliyor ve çevresinden daha izole hale geliyor.

Depresyon geçiren ergenler bu filmde, yaşadıkları kalıplaşmış sorunlarla mücadele ediyor. Filmde; iyi notlar alan, ebeveynleriyle ve arkadaşlarıyla mükemmel ilişkiler kuran”iyi” çocukların depresyonla mücadelesine de yer veriliyor. Baskı unsurları filmde gerçekçi bir şekilde canlandırılmış, ve her bir karakterin olaylar için verdikleri tepki gerçek yaşamda ergenlerin hislerini ve düşüncelerini yansıtır şekilde.

Film ayrıca ergenlerin yardım aldıktan sonra neler yaptığını (detaylara inerek) neyin işe yarayıp nelerin yaramadığını (ilaçlardan terapiye hatta okul değişikliğine) gösteriyor .

En önemlisi de, önleyici mesaj olarak film bizlere depresyonun tedavi edilebilir olduğunu ve nerede yardım almaya başlanacağını gösteriyor.

AFSP ikinci filmi de çekiyor: “Hüzünden Fazlası: Ergenlerin İntiharını Önlemek İçin Bir Rehber”. Bu filmin amacı öğretmenleri ve diğer okul personellerini ergen intiharı hakkında bilinçlendirmek ve eğitmek.

Sınıfta öğrencilerin, intiharı önleme adına farkındalığının artması ve gerektiği yerde yardım istemesi için izletilecek filmler düşünüldüğünde, Amerikan İntihar Araştırmaları Kurumu (AAS) tarafından geliştirilen liste farklı hedef kitleleri için uygun bulunmuştur. “Hüzünden Fazlası” depresyon hakkındadır, spesifik olarak intiharla alakalı değildir fakat AAS’nin desteklediği listede yer alıyor.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: Psychology Today

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 16, 2009

Transformasyonel (Dünüşümcü) Bir Lider Misiniz?

Daha önceki yazımızda daha mutlu ve daha üretken iş alanları oluşturmak için bazı ipuçları vermiştik. Ve çalışanların şirketle ilgili fikirleri için çalıştıkları kurumdan ziyade birebir muhattap olduğu patronlarının daha etkili olduğunu vurgulamıştık. Peki iyi bir lider olmak için ne gibi özelliklere ihtiyaç var?

Günümüzde en popüler liderlik teorisi transformasyonel liderliktir (transformational leadership). Temelde bu liderler grup ya da organizasyonları dönüştürmeye odaklanır, çalışanlarını yüksek performans için motive eder ve onların kendi liderlik potansiyelini geliştirmelerin yardımcı olurlar.

İşte transformasyonel liderliğe dair 4 bileşen (4 I olarak da bilinir):

İdealleştirerek Etkileme (Idealized Influence) – Lider, çalışanları için ideal bir rol üstlenir; konuştuğu yolda yürür, yaptığıyla söylediği birdir (ve bu sebeple takdir edilir).

İlham Verici Motivasyon (Inspirational Motivation) – Transformasyonel liderler çalışanlarını ilham verme ve motive etme yeteneğine sahiptir. İlk iki madde transformasyonel liderinin karizması oluşturmaktadır.

Bireysel İlgi (Individualized Consideration) – Transformasyonel liderler çalışanlarının ihtiyaç ve hislerine içten gelen bir ilgi gösterir. Her bir çalışan için gösterilen bu kişisel ilgi, onların en iyi efor düzeyini ortaya çıkarır.

Entellektüel Uyarım (Intellectual Stimulation) – Lider, çalışanlarını yenilikçi ve yaratıcı olmak için zorlar. Transformasyonel liderlerin “uysal” olması genel bir yanlış anlamadır. Fakat gerçek şu ki, onlar daimi olarak çalışanlarına daha yüksek performans için meydan okur.

Araştırma sonuçları açık bir şekilde işaret ediyor ki; transformasyonel lidere sahip çalışanlar, diğer tipteki liderlere sahip çalışanlara göre daha yüksek seviyede performans ve tatmin gösteriyorlar. Peki bu neden kaynaklanıyor?

Transformasyonel liderler çalışanları için pozitif bir beklenti içinde bulunurken, onların ellerinden gelenin en iyisini yapabileceklerine inanıyorlar. Sonuç olarak, bu liderler çalışanlarına ilham verip, yetkilendiriyor, ve onları normal performans düzeyini aşmalarına teşvik ediyor. Ayrıca, çalışanların kişisel ihtiyaçlarını ve gelişimlerini önemsiyorlar.

Transformasyonel liderlik özelliğine sahip olup olmadığınızı öğrenmek için aşağıdaki maddelere bakabilirsiniz (cevaplarınız: katılıyorum ya da katılmıyorum).

1. Çalışanlarımdan kendim yapamayacağım birşeyi asla talep etmem.

2. Çalışanlarım, neyi talep ettiğimi bildiklerini söyler.

3. Başkalarına ilham vermek herzaman bana kolay gelir.

4. Çalışanlarım, şevkimin ve heyecanımın bulaşıcı olduğunu söyler.

5. Çalışanlarım, onların endişe ve ihtiyaçlarına karşı dikkatli olduğumu söyler.

6. Bir görevi kendim kolayca yapmama rağmen, çalışanlarımın becerilerinin gelişmesi için bu görevi onlara emanet ederim.

7. Takım yaratıcılığı ve inovasyon (yenilik) başarının anahtarıdır.

8. Çalışanlarımı, düşüncenin en temel yolu olan ‘soru sorma’ için cesaretlendiririm.

(1 & 2. soru = İdealleştirerek Etkileme; 3 & 4 = İlham Verici Motivasyon; 5 & 6 = Bireysel İlgi; 7 & 8 = Entellektüel Uyarım)

Transformasyonel liderlik hakkında daha fazla bilgi için:

Bernard M. Bass & Ronald E. Riggio (2006). Transformational Leadership (2nd ed.). Erlbaum.

http://www.mindgarden.com/products/mlq.htm

Çeviri: Meleknur Ozgu

Kaynak: Psychology Today

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 12, 2009

Anksiyete (Kaygı) ile Başa Çıkmanın Beş Yolu

depresyon,anksiyete,kaygıAnksiyeteyle başa çıkma yollarını öğrenme, özellikle yaygın anksiyete bozukluğu (generalized anxiety disorder) olan kişilerin tatmin edici bir yaşam sürmesi için oldukça gerekli. Profesyonel yardımın dışında bu maddeler size günlük kaygınızla baş etmeniz için yardımcı olabilir. Bir başka yazımızda da bahsettiğimiz alternatiflere ek olarak işte size beş öneri:

1. Yatışmaya Çalışın

Terapistlerin en faydalı başa çıkma yöntemi yatıştırmadır. Kendinizi yatıştırmayı ve rahatlatmayı öğrenerek yaşadığınız duyguları tolere edebilirsiniz. Bu anın sonunda geçeceği düşüncesi son derece yararlı olabilir. Önemli olan bunu düzenli yapmak ve işe yaradığına güvenmektir.

2. Nedenleri Belirleyin

Yaygın anksiyete bozukluğu olan birçok kişi, kaygısının gerçek nedenini belirlemek için uğraşır. Bu nedenlerin bir kısmının ‘korku’ olması muhtemeldir. Fakat bazı kişiler korkunun nedenlerini bulmak için kendilerine izin vermez. Kendine dürüst olup (istemediğiniz bir durum olsa dahi) nedeni arama, etkin başa çıkma için önemlidir.

3. Problemi Çözün

Anksiyete bizi harekete geçirmeye ve problemleri çözmeye zorlar. Eğer problem üzerinde sizin de etkiniz varsa, çözüm odaklı harekete geçmek kaygının yatışması için işe yarayan bir yol olabilir. Ne yazık ki bütün problemler çözülebilir değildir. Kontrolünüz dışında gelişen durumları ve belirsizlik halini nasıl yönetebileceğinizi öğrenme, bir diğer önemli başa çıkma ve tedavi yöntemidir.

umut4. Geçeceğini Unutmayın

Hayatta pek çok şey kalıcı değildir. Yaşadığınız stresörler, fizyolojik durumunuz ve mevcut endişeleriniz de bunun içindedir. Anksiyeteniz alevlendiğinde ve stresiniz arttığında güçlü kalmaya çalışın, inancınıza sımsıkı sarılın ve geçeceğini unutmayın.

5. Gevşeyin

Hızlı gevşeme tekniklerini öğrenme de anksiyeteyle başa çıkmak için iyi bir yol olabilir. Kısa bir kas-gevşeme egzersizi yapmak, diyaframdan (göğsünüzden değil) yavaşça nefes alıp vermek beden ve zihni sakinleştirmek için oldukça yararlıdır.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: About.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 4, 2009

Twilight: Kadınlar Ne İster

header

Kan emiciler için oldukça çekiciyiz—zaman kadar eski bir hikaye. Rutgers Üniversitesi’nden Helen Fisher’a göre “vampiler temelde kadınlar için herşeyi yapıyor.” Stephenie Meyer’in 42 milyonun üzerinde satan kitabı ve yakında ikincisinin beklendiği filmiyle Twilight serisi, sivri dişlere olan kültürel saplantıyla bir döngüyü daha başlattı.

Kitapevleri; Vampire Academy gibi başlıklarla dolu kitaplarla dolup taşarken, beyaz ekranda The Sopranos’dan sonra en yüksek reytingi HBO kanalında yayınlanan True Blood dizisi yapıyor. İster televizyon ekranında, ister kitap sayfalarında olsun konu başlığı aynı: Vampirler, yani romantizm!

Sıradan romantik starların pek çok çekiciliği vardır.  Louisville Üniversitesi’nden psikolog Michael Cunningham şöyle diyor: “Erkekler için müstehcenlik neyse kadınlar için de romantizm odur.”

Gece sönen ışıklar ve kana susamış bir yaratık.. Kadınlar, başarılı bir şekilde babalık yapıp çocuk yetiştirebilecek erkeklerden etkilenme davranışıyla programlıdır. Vampirler genellikle uzun boylu, yakışıklı (yani iyi genleri ve yüksek testesteron kombinasyonunu sinyalleyen) ve dolayısıyla analitik beceriye sahip, dürüst ve kararlı kişilerle tasvir ediliyor. Ayrıca çoğunlukla sağlıklı ve güçlü (kadının ve çocuğunun hayattını sürdürmesine yardımcı olacak kaynaklara erişimini işaret ettiği için daha çekici) resmediliyor.

Bir küçük detay daha: bazı vampirler arabaları zar gibi atarlar ve sonsuza dek yaşarlar!

Ne! Yoksa onlar insan değil mi? Onların tuhaf ve tehlikeli olması gerçeği sadece çekiciliklerini artırıyor. Yeni ve tahmin edilemeyen şeyler beynin ödül sistemini etkinleştiriyor, dopamini yükseltiyor ve zindeliğe sebep oluyor.

Fizyolojik olarak mükemmel olan bu modeller ve onların keskin kenarları tüm gösteriyi anlatamaz; en büyük cazibe kaynağı olan romantik gerilimi unutmamak lazım. Sıradan bir ölümlü; Shakespeare ve Grimm Kardeşler’in oluşturmada büyük etkisinin olduğu, klasik aşk romanı temasıyla hazırlanmış sahneye adımını atar:  ve yasak aşk.

Ebeveynlerin isteklerine ya da engellerine rağmen—prens ve hancının kızı—yasak aşkı en yoğun haliyle yaşar. Dopamin burada tekrar rol oynar. Hazzın ötesinde bu hormon; odaklanma, motivasyon ve hedefe yönelik davranışlarla ilgilidir. Fisher buna “engellenme çekimi” (frustration attraction) diyor. “Birini elde edemediğinizde, dopamin sistemi aktivasyonu devam ediyor ve denemeye devam etmeniz için size odaklanma ve motivasyon sağlıyor. “

Bütün kültürel fenomenlerde olduğu gibi, fanlar olmadan (çoğunlukla kadınlar) hiçbirşey var olamaz. Fisher bu kadınların yüksek östrojene sahip kişilik tipine ait olabileceğini söylüyor. Bu tip kadınlar, yüksek testesterona sahip alfa erkeklerini (vampirler gibi) çekici bulurlar.

Ayrıca vampir romantizmi vasıtasıyla bu kadınlar, bulundukları köşeden erkeklerin zihnindeki labirentlerin iç yüzünü öğrenebilirler. Cunninghamın kuramına göre kadınlar, vampirlerin karanlık fantezi dünyalarının erkeklerin gerçek dünyasını yansıttığını düşünürler. Bu dünyada: zarar verme ve koruma dürtüsüyle kendi davalarında savaşan kompleks, kederli mahlukların; büyük acılarını görmek, onları önemsemek ve onlara güvenmek için kadınlara ihtiyaçları vardır.

Cunningham şöyle bitiriyor: “Her kahramanın arkasında; çarpık, savunmasız bir erkek vardır. “

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: Psychology Today

« Newer Posts - Older Posts »

Kategoriler

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın