Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 13, 2009

Etkili Bir İletişim İçin 10 Altın Kural

42-19952254
Özellikle lider ve yöneticiler için mesajlarını yaymada ve iletişimlerini geliştirmede yardımcı olan bu 10 kural, “Words That Work“ kitabında yer alıyor. Kitapta ayrıca, düşüncelerimizi şekillendiren kelimelerin gücü ve kendimizi iyi ifade etme becerisi anlatılıyor. İşte iletişimimizi güçlendirecek 10 altın kural:

1. Sadelik: basit kelimeler kullanın. Düşünceler ve fikirler daha basit bir şekilde sunulursa daha inandırıcı olur.
2. Kısalık: daha kısa cümleler kurun. Yapbozun parçalarını yerleştirir gibi doğru, yerinde ve kısa cümleleri tercih edin. Kelimleri dolandırmayın.
3. Güvenilir olun. Eğer kelimeleriniz samimiyetten yoksunsa ve karşınızdakiler anlatılanlara inanmıyorsa, etkiniz azalacaktır. İnsanlara kim olduğunuzu ya da ne yaptığınızı anlatın. Sonra yapmak istediklerinizi söyleyin.
4. Tutarlılık. Tekrar. Tekrar. Tekrar. Unutmayın, aynı şeyi defalarca söyleyerek kendinizden usanabilirsiniz, fakat dinleyicilerinizin çoğu bunları ilk kez duyacaktır.
5. Yeni şeyler öne sürün. Eğer birşey bizi şaşırtmaz veya sıkarsa, başka şeylerle ilgilenmeye başlarız. Eğer söylediklerinize karşın “Bunu bilmiyordum” yanıtı gelirse, işte o zaman başarılı olmuşsunuz demektir.
6. Ses ve Doku. Kelimelerin ses ve dokusu, kelimelerin kendisi kadar unutulmaz olmalı. Kelimelerin kafiyesi müzikal gibidir.
7. İlham verici konuşun. Vereceğiniz mesajlar insanların duymak istediği şekliyle, onların en derin umutları, korkuları ve rüyalarına değinerek verilmeli. En iyi konuşmalar bizi idealist yapan konuşmalardır.
8. Gözde canlandırın. Canlı bir resim çizin. Bir tane M&M alın: ‘Ağzınızda erir, elinizde değil’. Hayatımız boyunca unutmadığımız sloganlar herzaman görebileceğimiz ve neredeyse hissedebileceğimiz güçlü, görsel bir unsur içerir.
9. Bir soru sorun. Aldığı etin çok yağlı olduğunu satış müdürüne şikayet eden bir müşterinin, ‘Bu size yağsız gözüküyor mu?’ diye sorması daha etkilidir. Benzer şekilde, ‘Benim yerimde siz olsaydınız ne yapardınız?’ sorusu, şikayetinizin muhattabına direkt baskı yaparak işlerinizi yoluna koyar.
10. Çerçeve çizin. İnsanlara bir mesaj vermeden önce nedenini söyleyin. Bazı insanlar önce konuyu bilmek ister. Bu sayede verilen mesajlar daha iyi anlaşılır.
Çeviri: ruhdoktoru.com

42-21710793

Herhalde bloğumda psikolojiyle direkt ilişkisi olmayan tek yazı bu. Sağlam bir kalp, sağlam bir psikoloji için önemlidir diyerek konuyu dolaylı yoldan psikolojiye bağlamayı düşünüyorum (Düşünün doğru olduğunu göreceksiniz).

Heart‘ta yer alan bir çalışmayla, bitter çikolatanın sigara içenlerde damar sertliğini engelleyebileceği, ve hergün birkaç kare yemenin potansiyel olarak kalp rahatsızlığını azaltabileceği ortaya çıktı.

Sigara içenlerin endotelyal hücreleri (damarların içini kaplayan tabaka) ve trombositleri (kanın pıhtılaşmasını sağlar) sürekli zarar görür ve böylece bu kişiler koroner damar hastalığının özelliği olan damarlardaki daralma ve sertleşmeye yatkın hale gelir.

Araştırmacılar bu çalışmayla sigara içen 20 erkek katılımcının, yedikleri bitter (%74 kakao yoğunluğu) ve beyaz çikolatanın kan akışlarındaki etkisini araştırdı.

40gr. çikolata yemeden önce, katılımcıların antioksidan zengini yiyeceklerden (soğan, elma, lahana) ve kakao ürünlerinden 24 saat boyunca uzak durduklarından emin olundu. İki saat sonra yapılan ultrason taramaları, bitter çikolatanın damarlardaki kanın daha akıcı olmasını sağladığını gösterdi. Bu etki sekiz saat sürdü. Ayrıca kan örneği analizleri bitter çikolatanın trombosit aktivitesini yarıya indirdiğini ortaya çıkardı. Antioksidan seviyeleri iki saat sonra keskin bir şekilde arttı.

Beyaz çikolatanın endotelyal hücreler, trombositler ve antioksidan seviyeleri üzerinde herhangi bir etkisi yok. Bitter çikolatanın faydasının, içerdiği antioksidan maddelerden kaynaklandığını söyleyen uzmanlar, diğer antioksidan içerikli yiyeceklere (yeşil çay, dutumsu meyveler- çilek, böğürtlen) oranla bitter çikolatada daha fazla antioksidan olduğunu belirttiler.

PE-286-0168Sonuç olarak günde az miktarda bitter çikolata yemeyi alışkanlık haline getirirseniz, antioksidan alım miktarını oldukça yükseltmiş olursunuz ve bu da kalp ve damar sağlığınız için oldukça faydalıdır.

Kaynak: British Heart Journal

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Allah’la İlgili Düşünceler Cömertliği Geliştiriyor

81699-07Cömertlik bütün toplumlarda erdem sayılmıştır. Cömert insanlar; diğerlerine göre her zaman insanlarla daha iyi ilişkiler kuran, daha pozitif ve daha samimi olarak görülür. Bazı insanlarda cömertlik duygusu daha çok gelişir. Yapılan araştırmalar bunu oluşturan sebepleri ve tetikleyicileri gün yüzüne çıkarmaya başladı.

British Columbia Üniversitesi psikoloji araştırmacılarına göre; Allah’la ilişkili düşünceler, iş birliğine dayalı davranışları ve cömertliği geliştiriyor.

Psychological Science dergisi Eylül sayısında yayımlanan bu çalışmada araştırmacılar, Allah ve yüksek kavramları hakkında düşünmenin özellikle; diğerleriyle işbirliği ve yabancılara karşı cömertlik gibi pozitif sosyal davranışları nasıl etkilediğini inceledi.

Dr. Azim Shariff ve Yard. Prof. Ara Norenzayan, insanları ‘Allah kavramı’ ile tetikleyerek– kelime oyunları vasıtasıyla bilinçaltı düşüncelerini harekete geçirmeyle—fedakârlığın teşvik edildiğini buldu. Ayrıca araştırmacılar bu etkinin, insanların inanan ya da inanmayan diye bilinmediği davranışlarda tutarlı olduğunu söyledi.

“Bu yıllardır sorulan bir sorunun bükülmesidir. —Allah inancı davranışlarımızı etkiler mi?” Diyen Shariff: “ Tanrı kavramı iş birliği gerektiren sosyal davranışları etkiler mi, sorusunu sorduk. Bu soruya daha önceki cevap girişimleri, spekülasyon ve kıssalar tarafından yönlendiriliyordu.”diye ekledi.

Araştırmacılar birbiriyle bağlantılı iki çalışmayı üstlendi. Her iki çalışmada gruplar rasgele kontrol grubuna ya da deneysel gruba seçildi. Katılımcıların; maneviyat, ilahi, Tanrı, kutsal ve peygamber gibi kelimeleri kullanıp uygun cümleler oluşturmaları istendi. Kontrol gurubuna da aynı görev manevi olmayan kelimelerle verildi. Bütün katılımcılar, bu görevden sonra “dictator game adlı bir oyun oynadı. Deneklere 10 adet bir-dolar madeni para verildi ve bir isimsiz alıcıdan neyi saklayıp neyi paylaşacaklarına karar vermeleri istendi.

Çalışmalarda, dini kesimin ortaya çıkan büyük orandaki pozitif sonuçları araştırmacıları şaşırttı. Tarafsız ya da harekete geçmemiş yüzde 22’lik gruba nazaran, dindar kesimin yüzde 68’i isimsiz yabancılara 5dolar veya fazlasını dağıttı.

İkinci çalışmada araştırmacılar, dini kesimin dindar olmayanlarla alakalı etki seviyesini inceledi. Vatandaşlık sorumluluğu, sosyal adaletin kavramları(yurttaşlık, jüri, mahkeme, polis ve sözleşme gibi hedef kelimeler) ile ilgili konular kullandılar ve neredeyse aynı sonuçlar elde edildi.

42-20966981“Bu sonucu ummuyorduk, sadece katılımcıları birkaç anahtar kelimeyi düzene koymaları için aldık ve insanların tanımadıklarına para verme gönüllülüğündeki büyük etkiyi fark ettik.”diyen Shariff: “Bunlar, sosyal davranış araştırmalarında kuvvetli etkiye sahip ilgi uyandıran sonuçlardır çünkü din ile ahlaklı davranma arasında nedensel bir ilişki çizerler. Ve asla dinin, ahlaki davranış için gerekli olduğunu belirtmezler fakat sağlam bir katkı yapabilirler.” diyerek sözlerini tamamladı.

Ülkemizdeki dilencilerin özellikle camilerin etrafında konuşlanmasının sebebi de bu olsa gerek. Henüz ibadet edip Allah’la irtibatlarını yakından hissedenler, yardım etme duygusunu daha bir derinden hissederek cömertliğin verdiği iç huzuru yaşıyor.

Kaynak: Psychological Science

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Çocuklar Neden Yemek Seçer?

AX040959İngiliz uzmanlar bazı çocukların yeni yiyecek tatmaktan neden nefret ettiklerini araştırdı ve sebebinin genler olabileceğini buldu.

Hepimizin bazı yemeklere (özellikle kereviz, enginar, pırasa ve bamya gibi sebzelere), bir dönem (hatta bugün bile!) burun kıvırdığı olmuştur. Kimisi görünüşünden kimisi de kokusundan kaybetmiştir bize göre. Ağzımıza daha koymadığımız bazı yiyeceklerin hâlbuki doğru düzgün tadını bile bilmiyoruz. Peki, tatmaktan niye bu kadar nefret ediyor ve çekiniyoruz? Cevabı genlerde…

University College London’dan Dr. Lucy J. Cooke ve meslektaşları, tek ve çift yumurta ikizleri üzerinde yaptıkları geniş çaplı bir araştırmayla; çocukların yaklaşık yüzde 80’inin aşina olmadıkları yiyeceklerden kaçınmalarının kalıtımsal olduğunu kanıtladı.

“Çocukların yeni yiyecek tatmalarındaki isteksizlik, anne babaylaryla birlikte zayıf yeme alışkanlıklarına sahip olmasıyla tam olarak açıklanamaz;  genlerin de etkisi vardır.” diyen Cooke ve arkadaşlarının ailelere bir de önerisi var: “Tekrar tekrar sunulan bir yiyecek, çocuğun bu yiyeceğe alışmasını ve sonunda sevmesini sağlayabilir.”

Food Neophobia (Yeni yiyecek korkusu)

İnsan ve hayvanların yeni bir yiyecek tatmadaki isteksizliği bilimsel olarak “food neophobia”(yeni yiyecek korkusu) adıyla bilinir. Araştırmacılar American Journal of Clinical Nutrition dergisinde bu kaçınmanın, potansiyel olarak zehirli yiyeceklere maruz kalmayı önlemek için avantaj olabileceğini açıkladı. “Yeni yiyecek tatma korkusu, gıdaların genelde güvenle yenilebildiği günümüzde; özellikle gıda seçiminde, yiyecek ve sebze tüketiminde olumsuz bir etkiyle kendini gösterir”.

Yeni yiyecek korkusuna sahip insanlarda, kalıtımsallığın ve çevrenin etkisini araştırmak için Cooke ve arkadaşları, 8 ila 10 yaşları arasında 5390 ikiz çocuk ve ebeveynlerini gözlemledi. Tek yumurta ikizleri genlerinin yüzde 100’ünü paylaşırken; çift yumurta ikizleri sadece yarısını paylaşıyor. İkizler beraber büyüdüklerinde aynı çocukluğa, eve ve çevreye sahip oluyor. Bu sayede ikizlerle çalışma, araştırmacıların genlerin ve çevrenin etkisini ayırmasına olanak veriyor.

Araştırmacılar tek yumurta ikizlerinin çift yumurta ikizlerine oranla yeni yemek korkusuna olan eğilimlerinde daha çok benzerlik buldu. Bu eğilimlerin yüzde 78’i kalıtımsaldı. Kalan yüzde 22’nin ortak olmayan çevresel faktörler tarafından etkilendiği anlaşıldı.

Ebeveynlerin etkisi yok mu?

Tüm bu sonuçlar, çocuklarda bu davranışın oluşmasında anne ve babanın etkisinin olmadığını, tek nedenin genler olduğunu bizlere göstermiyor. Aksine onların da etkisi mevcut: Ebeveynler çocuklarının ihtiyaçlarının farkına varmadan onlara tek tip beslenme sunuyorsa, çocuklarda bu davranışın gelişmesi kaçınılmazdır.

“Kalıtımın, bu davranışları belirleme gibi kesin bir şartı yok.” diyen bilim adamları, “Araştırmalar gösteriyor ki, çocuk önüne daha çok çıkan yemeği daha çok seviyor.” diyerek anne babalara bir ipucu da veriyor.

Sıksık sunulduğunda yeni yiyecekler alışılmış, beğenilmeyen yiyecekler de beğenilir hale gelir. Fakat kuvvetli derecede yenifobisi olan çocukla bu süreç çok zahmetli geçer. Etkili beslenme tekniklerinin rehberliği ve diğer çevresel faktörlerin modifikasyonu, çocuk beslenmesinde yenifobinin etkisini en aza indirmeye yardımcı olur.

İş yine anne babalara düşüyor. Çocuğun ileriki yaşlardaki beslenme alışkanlıklarının oluştuğu bu dönemde, vücut için son derece önemli olan besinler çocuğa sık sık ve seveceği şekilde sunulmalı.

Yemek seçen çocuk için size birkaç öneri;42-15239684

  • Çocuğa yemekten önce iştahını kapatacak bisküvi meyve suyu gibi gıdalar vermeyin.
  • Yemeği ilgisini çekecek şekilde sunun.
  • Sevmediği yemeklerden muhakkak bir kaşıkta olsa yemesini sağlayın (sevdiği yemeklere karıştırabilirsiniz).Unutmayın sık yerse tadına alışır.
  • Bunu yaparken asla zorlamayın! Yeme davranışlarını kötüleyici sözlerden uzak durun, destekleyici olun.
  • Yemeği kendisinin yemesini sağlayın.

Kaynak: Reuters

American Journal of Clinical Nutrition, August 2007

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Kadınlar Neden Pembeyi Tercih Eder?

42-22115410“Erkekler maviyi, kızlar da pembeyi sever ve bunun için herhangi birinin ekstra bir çabası yoktur.” diyen araştırmacılar yaptıkları bir çalışmayla cinsiyet-temelli renk tercihleri olduğunu bilimsel olarak göstermek istedi.

Araştırmacılar temelde bu farklılığın; eski çağlarda kadınların toplayıcı oldukları dönemde kırmızımsı renkleri tercih etmesinin, daha olgun ve sağlıklı meyvelerle ilişkili olduğunu buldular.

Son çalışmalar “mavi” için genel bir tercihin varlığını ortaya koydu. Önceki çalışmalarda renk seçerken cinsiyet farkı fikrini destekleyen kanıtlar bulunmuyordu.

“Renk seçimindeki cinsiyet farklılığının, eski dönemlerde iş bölümünde kadın ve erkeğin kendine özgü fonksiyonel uzmanlıklarıyla ilgili olduğunu düşündük.” diyen Newcastle Üniversitesi’nden araştırmacı Anya Hurlbert; “Kırmızımsı şeyleri beğenmek için biyolojik sebepler var.”diye de ekledi.

Bu çalışmada araştırmacılar bir grup kadın ve erkeğin karanlık bir odada bilgisayar monitöründen 1000 çift renkli dikdörtgene bakmalarını ve mümkün olan en kısa sürede en beğendiklerini işaretlemelerini istedi.

Araştırmanın devamında Hurlbert ve meslektaşları renk tayfı boyunca sonuçları analiz etti ve erkeklerin maviyi tercih ederken, kadınların pembemsi renklere yöneldiğini gözlemlediler.

Kadınlar daha kesin çizgilere sahip. Sarı ve yeşil bölgelerde az, yükselişten doruğa; morumsu renklerden kırmızımsı bölgelere ulaşıyorlar. Sarı ve yeşilin tercih edilmemesi, bu renklerin olgunlaşmamış sebze ve meyve rengiyle aynı olmasıyla ilişkilendiriliyor.

Hulbert, kadınların tercihlerinin pembe olmasının doğal, mavi için ise genel bir tercih ile geliştirilmiş olabildiğine inanıyor.

Erkekler için renkleri düşünmek daha az önemliydi; çünkü onların avcı olarak sadece koyu gizli bir şeye nişan alıp vurmaya ihtiyacları vardı.

“Havva’ya gelince, belki elmayı seçmesinde başka bir sebep vardı.”diyen Hurlbert, “ Kırmızı iyi ve olgun bir meyvenin rengidir.” diye ekledi.

Kaynak: Reuters

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Hemşire, Daha Fazla Müzik Lütfen !

42-22287641Yapılan yeni bir araştırma müziğin farklı bir alandaki etkisini daha ortaya çıkardı.

Cerrahlar ameliyathanede zamanın daha zevkli geçmesi için sık sık müzik çalarlar. Ameliyat sonrasında bir süreliğine çalan müzik ise, hastaların iyileşme döneminin daha zevkli ve daha acısız geçmesini sağlıyor.

Case Western Reserve Üniversitesi’nden asistan prof. Marion Good, benzer cerrahi müdahale geçiren 500 hasta ile müzik ve gevşemenin etkileri üzerine bir araştırma yaptı. İyileşme döneminde bulunan bu hastaları dört gruba ayırdı: birinci gruba konuşarak rahatlama tekniği uygulandı, ikinci gruba müzik dinleme, üçüncü gruba gevşeme ve müzik birlikte uygulandı ve son olarak dördüncü gruba hiçbir şey yapılmadı. Müzik dinleyen gruplara ameliyattan sonra her gün 15 dakika harp, piyano, orkestra ya da caz müziği dinletildi. Her hasta ağrı kesici erişimine de sahipti.

Sadece iki gün sonra; müzik ya da gevşeme metodunu kullanan üç grubun her birinde, sadece tıbbi tedavi alan kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha az ağrı hissedildi. Good: “Bu teknikler acı ya da ağrı için daha fazla kontrol sağlıyor.” dedi. “Bunlar sadece kaygıyı hafifletip insanları ağrılarından uzaklaştırmıyor, önemli olan bu tekniklerin ağrı sinyallerinin iletimini değiştiren nörolojik süreci etkilemesidir.” Fakat Good uyarıyor: “Hastalara ameliyat sonrası tıbbi tedaviyi bırakıp sadece bu rahatlama yöntemlerini kullanmalarını değil ancak birlikte kullanırlarsa olumlu sonuç alabileceklerini söylüyorum.”

Kaynak: Psychology Today

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Erkekler Homer’dan Kadınlar Marge’dan !

Homer_marge_dancingOn yıldan fazladır Fox TV de Simpson adlı bir aile izleyicilerle buluşuyor. Homer, Marge ve onların 2,5 çocuklarını – Bart, Lisa ve bebek Maggie – büyük rüyaları ve daha büyük hayal kırıklıklarıyla, öfkeyle parlamaları ve sorumluluklarıyla izledik. (Özellikle Homer Nükleer Güç Santralinde teknik denetleyici ya da denetleyici teknisyen –yoksa güvenlik memuru muydu?- olarak çalıştığında oldukça tehlikelidir.)

Marge ailesini gergedan sürülerinin izdihamından kurtardığında veya Homer ek iş olarak süpermarkette Noel baba olduğunda -ve böylece çocuklarına hediye alabilecekti- bu asil hareketlerle neşelendik. Marge, Homer video oyunu oynarken kendi elleriyle ona tako yedirdikten sonra Homer’in çalılıklara çıkarması gibi ucuz meseleler boyunca başımızı öne eğdik. (“Hadi ama” -Marge bunu yapmaktan kaçınırken Homer ısrar eder- “Her zaman çift olarak bir şeyler yapmamızı söylüyordun.”) Kendimizi zaman zaman onların yansımasında görürüz, hatta bu ayna eğlence dükkanından ödünç alınmış olsa bile.

Kadın ve erkek rolleri ilk bakışta basmakalıptır: Homer, akıldan noksan ve bunu midesiyle telafi edenlerin adamıdır, Marge ise asla sahip olamadığımız ya da asla sahip olmayı dilemeyeceğimiz belki de ona dönüşmekten korktuğumuz bir “anne”. Yemek yapar, bulaşık yıkar, dırdır eder, kendini küçük düşürmeyi seçer. Fakat gördüğümüz bu çift ironik olarak bize zenginlik katar. Homer’ın halkın dikkatini çeken davranışıyla, ideal bir baba mı yoksa rolünü icra etmeye çalışan aptal bir surat mı olduğu arasındaki büyük farklılık soruya dönüşür. Benzer bir biçimde, başından sonuna kadar sık sık isyankâr olan Marge, uzun süre ıstırap çeken eş görüntüsüne dönüşür.

Marge kızına şöyle söyler; “Evlilik güzel bir şeydir. Fakat ayrıca, ahlaki üstünlük için sürekli bir savaştır.” Ve bu savaşta kazanan Marge oluyor. O kocasına göre ahlakça ve zekâca üstün geliyor. Homer her zaman kendi yolunda gidebilir, fakat bu çoğunlukla Marge’ın ona ne yaptığını düşünmesi için müsaade etmesiyle gerçekleşir. O taht arkasındaki kadındır. Ve 1850ler ve 1950ler’deki kadınlar gibi ihtiyatlı davranarak kocasına her konuda izin vermemeyi bilir çünkü o, nasıl daha iyi geçinebilir derdindedir.

Kaynak: Psychology Today

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Temmuz 9, 2009

Son Söz: Erkekler Kadınlar Kadar Konuşur !

42-20408854Kadınların erkeklerden daha çok konuştuğu klişesi ortadan kalktı. Yeni bir çalışmaya göre kadınlar ve erkekler günde toplam 16,000 kelime konuşuyor.

Yıllardır araştırmacılar kadınların erkeklerden daha fazla konuştuğunu ileri sürdü. Bu araştırmacılardan bir nöropsikiyatrist kitabında (“The Female Brain“) kadınların günlük 20,000 kelime kullanmasına karşın erkeklerin sadece 7,000 kelime kullandığını söyledi.

Kitabın yazarı olan California Üniversitesi’nden Louann Brizendine daha sonra bu rakamların güvenilmez çalışmalardan elde edildiğini ortaya koydu.
Texas Üniversitesi’nden James Pennebaker: “Birçok insanın kadınların çok konuştuğu, erkeklerin ise az konuştuğu savına inanmasına rağmen, sistematik olarak geniş insan gruplarının doğal konuşmalarına kaydeden büyük ölçekli bir çalışma yok.” dedi.

Bunun üzerine günlük konuşmaya ait olmayan konuşmaları kaydetmek için Pennebaker; Arizona Üniversitesi’nden Matthias Mehl ve diğer meslektaşlarıyla, belirli aralıklarla çevre seslerinin ayrıntılı parçalarını kaydetmeye programlanmış bir dijital ses kaydedicisi geliştirdi. 1984 ve 2004 yılları arasında Amerika ve Mexico’da 400 civarında üniversite öğrencisinin sesleri yaklaşık 10gün boyunca kaydedildi.

Araştırmacılar tüm konuşmaları kopyaladı ve analiz etti. Çıkan sonuca göre kadınlar günlük ortalama 16,215 kelime konuşuyorken erkeklerin ortalaması 15,669 kelime. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olmadığı için bilim adamları özetle kadın ve erkeklerin günde ortalama 16,000 kelime konuştuğunu belirtti.

Bir kişinin günde 7 saat uyuduğunu farz edersek, uyanıkken dakikada yaklaşık 15 kelime konuşuluyor.

Mehl, bu ortalamanın dışında çok büyük kişisel farklılıkların olduğunu da söyledi. Örneğin, çok konuşkan erkeklerden biri günde 47,000 kelime harcıyorken az konuşan bir diğeri sadece 500 kelime konuşabiliyor.

42-15246532

Aslında, konuşma grafiğinin en üst üç noktasında da erkekler vardı.

“Sanırım bu yeni sonuçla, kadınların erkeklerden daha geveze olduğu savını gerçekle ilgisi olmayan bir efsane olarak tarihe gönderdiğimizi söyleyebiliriz.”

“Kadınların konuşmasını dinlemekten hoşlanmayan erkekler onların normalden geveze olduğunu algılayabilir” diyen Brizendine, “Kadın konuşmasını dinlemeyi arzu etmeyen erkeklerin sayısı bir hayli fazla olmalı” diye de ekledi.

Kaynak: LiveScience

Çeviri: Meleknur Ozgu

« Newer Posts

Kategoriler

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın