Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 23, 2011

Agresif Sürücü Psikolojisi


Özelikle büyük bir şehirde yaşıyorsanız trafik sizi oldukça meşgul edecektir. Bu yoğun trafikte aracı kullanan kişi eğer sizseniz, diğer araç sürücülerinden kaynaklanan hataları da düşündüğümüzde gününüz kabusa dönebilir.

Agresif sürücüler

Agresif sürücü dediğimizde aklınıza ne geliyor: aşırı hız, kendini özel mülkünde zanneden ve hoyratça manevralar yapma, trafikte her türlü taciz..

Sürüş en yaygın tüketim davranışlarından birisidir. Agresif sürüş ise insanların yaralandığı ve (üçte ikisinin) hayatını kaybettiği tüm kazaların 1/3’ünün nedeni.

Yeni yapılan bir çalışmayla araştırmacılar, agresif sürme eğilimine sahip kişilerin bazı eğilimlerini (örneğin arabasını kendi uzantısı ya da parçası gibi görmek) buldular. Araştırmanın amacı agresif davranan sürücülerin kişilik, tutum ve değerlerini incelemekti.

“Bu araştırma var olduğunu bildiğimiz fenomenlerin çoğunu açıklıyor” diyen araştırmanın yürütücüsü Ayalla Ruvio örnek olarak şunları ekliyor: “erkeklerin kadınlardan daha agresif sürüş eğilimi olduğunu biliyoruz ve erkeklerin arabalarını kendilerinin bir uzantısı gibi gördüğünü de biliyoruz.”

Araştırmanın detayları ve sonuçları

Psikoloji & Marketing Dergisi’nde (Journal of Psychology & Marketing) yayımlanan Ruvio’nun bu araştırmasında Israil’de yürütülen iki çalışma yer alıyordu. Kişilik, tutum ve değerlerin etkilediği bütüncül bir bakış acısı veren ilk araştırmada ortalama yaşları 23.5 olan 134 kadın ve erkek katılımcı yer alıyordu. 298 katılımcının yer aldığı ikinci çalışmaya ise; risk cazibesi,  haz veren bir aktivite olarak sürüş, zaman baskısı ile ilgili algılamalar ve dürtüsellik gibi faktörler eklendi.

Araştırmada elde edilen sonuçlara göre:

  • Arabalarını kendilerinin öz-kimliğinin (self-identity) bir yansıması olarak algılayan sürücüler yolda daha agresif davranıyor ve yasaları çiğniyorlar.
  • Kompulsif eğilimleri olanlar (kişinin iradesine rağmen belli bir şekilde davranmaya zorlanması) potansiyel sonuçları göz ardı ederek daha agresif sürüyor.
  • Kişilerde materyalizmin ya da mal varlığının önemi arttıkça agresif sürme eğilimi artıyor.
  • Kendi öz-kimliğini oluşturma aşamasında olan gençler, kendi arabalarını ve sürüş becerilerini gösterme ihtiyacını diğerlerinden daha fazla hissederler. Ayrıca kendilerinden daha fazla emin olup, umursamaz tarzdaki sürüşlerinin riskli taraflarını görmezden gelirler.
  • Agresif sürdüğünü itiraf edenler, yasaların çiğnendiği olaylarla daha ilişkili.
  • Zaman ve baskı altında olma hissi daha agresif sürüşe yol açıyor.

Araştırma sonuçlarına göre araştırmacılar şunları söylüyor: “Bireyler arabalarını ve yolda işgal ettiği alanları kendi bölgesi gibi görür ve kontrolü sürdürmeye ya da gerektiğinde kendini savunmaya çalışır.”

Ruvio’ya göre araştırma sonuçları sayısız kültürel kontekste rahatlıkla görülebilir, çünkü araba ve kimlik arasında güçlü bir ilişki mevcut.

Evet, eğer siz de agresif bir sürücü olduğunuzu itiraf ediyorsanız; diğerlerine göre daha fazla materyalist, kompulsif, yasaları görmezden gelen ya da ergenlikten çıkamamış olma eğiliminizin normal sürücülere göre daha fazla olduğunu unutmayın. Ya da sorumluluk sahibi bir yetişkin gibi davranın ve yolların sizin oyun bahçeniz olmadığının farkına varın.

Kaynak: Ayalla A. Ruvio, Aviv Shoham. Aggressive driving: A consumption experience. Psychology and Marketing, 2011; 28 (11): 1089 DOI: 10.1002/mar.20429

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 6, 2011

Depresyona Girmemek İçin


Duygularımız negatif içerikli olduğunda, neredeyse her zaman olumlu duygu ve değerlerimizi görmezden geliriz. Bizim için önemli olan bir kişiyi ya da bir şeyi kaybettiğimizde yas tutarız. Üzüntü kayıp karşısındaki doğal tepkimizdir.

Depresyona girme süreci çok da zor değil

Depresyonun birçok sebebi vardır (bazı sebeplerin fizyolojik olduğu unutulmamalı). Fakat sıkıntılı durumları oluşturan nedenler ile bu durumu sürdüren sebepler aynı şeyler değil. Örnek vererek biraz daha açalım: bir sınavdan başarışız olmak üzüntü sebebi olabilir, fakat bu üzüntüyü sürdüren şey bizim bu “başarısızlık” üzerine kurguladığımız duygulardır: kendini yetersiz hissetme, beklentileri karşılayamama.. Üzüntüleri sürdüren faktörler beynimizde oluşturduğumuz bu olumsuz duygular ve olaylar karşısındaki negatif yansımalardır.

Negatif duygusal oluşumlar

Olumsuz bir duygusal durumla karşılaştığımızda, yaptığımız en kötü şey hissettiğimiz gibi davranmaya başlamamız. Depresif moda savaşmak için öncelikle var olan hislerinizin karsısında durun. Biraz daha enerjik olmaya çalışın.

Kimi zaman üzüntünüzü yaşamak isteyeceksiniz, fakat kendinizi daha da kötü hissedeceksiniz. Çok üzgün olduğunu hissetmek, daha fazla olumsuz duyguyu etrafınıza çeker. Ve üzüntü depresyona dönüşür.

Daha iyi olmaya odaklanın

Asla ne kadar üzgün olduğunuzu, en kötü durumun sizde olduğunu düşünmeyin. Onun yerine daha iyi olmak için neye ihtiyacınız olduğuna odaklanın. Mesela kendinizi yanında daha iyi hissettiğiniz bir arkadaşınızla vakit geçirebilirsiniz. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir mekana gidebilirsiniz. Dua edip samimi bir şekilde Allah’a yönelebilirsiniz. Kısacası şuan olduğunuz değil, olmak istediğiniz kişiye dönüşmeye çalışın.

Depresif modla savaşmanın ilk adımı “kararlılıktır”. Öncelikle sizin için önemli olan şeyleri düşünün ve bunları sizin için önemli ve değerli kılan şeyleri belirleyin. Sonra sizin için en önemli özelliklerini düşünün. Bu şekilde var olan olumsuz düşünce ve inançlarınızın gücünü azaltabilir ve kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz.

Psik. Meleknur Soylu

Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 27, 2011

House & Psikoloji

House hem ülkemizde hem de yurtdışında yayınlanan oldukça popüler bir dizi. Ve her gecen gün izleyici kitlesini daha da artırmakta. Hugh Laurie’nin canlandırdığı Dr. House karakteri şüphesiz ki son derece ilginç, eğlenceli ve hazımsız! House sık sık başvurduğu alaycı ve kurnaz tavırlarıyla oldukça gizemli. Gerçek karakterini ve amaçlarını anlamak bir hayli zor, çünkü onları yerine getirmek için ortaya çıkan duyguları ve inandığı şeyler çoğunlukla sahte.

Yine de onu anlamak imkânsız değil

House’un bazı ihtilaflarını gördüğümüz spesifik bir alana yönelelim. Yapacağımız bu ayırım House’u “iyi” ya da “kötü” (sevecen ya da itici) görmekten daha farkli bir boyutta olacak. Şunu da hatırlatalım ki House fanlarına oldukça yakınız.

Bazı bilimsel olmayan araştırmalara (arkadaş ve Google sorgulama) bakacak olursak: insanların çoğu için House, psikologların “narsis” diye adlandırdığı kişilik tipini simgeliyor. Kişiliği; kibir ve kendine aşırı güvenme gibi kavramları barındıran narsisizme oldukça yakın. Fakat bu kavramlar tam olarak resmin bütününü ve narsistik kişiliğin kompleks yapısını bize yansıtmıyor.

Narsisler kendi şişirilmiş öz-değerlerine karşın diğerlerine karşı empatide yoksundurlar. Sürekli diğerleri tarafından kendilerine hayranlık duyulmasını isterler. Kendi çıkarları, öz-değerleri ve bencil amaçları için çevresindeki insanları kullanma eğilimindedirler (Campbell, Brunell, & Finkel, 2006). Temelde House küstah, sömürücü, duygusuz ve kibirli davrandığında narsistik bir karakteri canlandırıyor.

Yani House narsis mi?

Daha önceki bir yazımızda narsisizmi ayrıntılı ele almistik. Gelin narsisizmin temel özelliklerini tekrar hatırlayalım:

  • Üstünlük hissi
  • Diğerlerine karşı empatide yoksunluk
  • Abartılı bir öz-değer duygusu
  • Makyavelcilik (kendi hedefleri ve benlik saygısına ulaşmak için diğerlerini araç olarak kullanma)

Üstünlük hissi. Evet. House daha iyi hisseder, daha eşsizdir ve çevresindekilerden daha fazla kendi isteklerini yerine getirme hakkına sahiptir. Sezon 7’ye başlarken bu açıdan bazı gelişmeler olsa da, House’un daha çok uzun yolu olduğu fikrine herkes katılacaktır.

Diğerlerine karşı empatide yoksunluk. Evet. Aynı şekilde bu alanda da kazanımları olmasına rağmen (kısmen Cuddy ile olan romantik ilişkisinin ve Wilson’un kız arkadaşı Amber’in ölümünün etkisiyle) House hala çevresindekilere karşı endişelenme konusunda yoksundur.

Kalan iki madde biraz çelişkili gözüküyor. House öz-benliğinin peşine ısrarla düşüyor mu? Bazılarının düşündüğünün aksine aslında bu sorunun yanıtı “hayır”. Çoğukez House’un asıl amacının yapbozu (gizemli hastalıklar) çözme arzusu olduğunu görürüz. Sık sık olay onun tekeli altındadır, öz-benliğiyle ilgili çaba göstermez. O, psikologların dediği gibi yapbozun cazibesinden doğan “içsel motivasyona” sahiptir. Yani şu anlama geliyor: yapboz şeklindeki olayları çözerken bunu kendi özsaygısı için yapmıyor (en azından bilinçli olarak bunu amaçlamıyor). House’un Makyavelliği de temelde ayni fikirden kaynaklanıyor. Genelde insanları kullanmasının nedeni psikolojik değil, pragmatik.

Sonuç olarak: biri eğer House’un narsistik eğilimler gösterdiğini iddia ederse buna katılmayabiliriz (en azından tamamen). Fakat eğer birileri bunda ısrar ederse ve onu narsis olarak nitelendirse tablo biraz daha bulanıklaşır. Gerçek şu ki narsizm süreklilikle ölçülür, yani ‘ya hep ya hiç’le var olmaz.

House muhtemelen narsisizm ölçen popüler Narsistik Kişilik Envanterinden (NPI; Raskin & Terry, 1979) iyi puan alır. Fakat o kimi yönden narsis, kimi yönden değildir. Çok sık karşılaştığımız gibi House da tek bir kavram ve kategori için uygun değildir. O, olağanüstü kompleks bir karakter. Sizin (House’un söylemekten çekinmediği gibi) onunla başa çıkması gerek.

Kaynak: PsychologyToday

Ted Cascio (House & Psychology editörü)

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 20, 2011

Çalışan Anneler ve Çocukları

Ebeveynler çocuklarını daha iyi standartlarda yetiştirebilmek için bir işte çalışırken, özellikle anneler (çocukları küçük yaştaysa) bu durumdan ötürü eleştirilebilirler. Neyse ki yapılan bir araştırma annelerin gönlüne su serpiyor. Ekonomi ve Sosyal Araştırma Konsülü’nün finanse ettiği bu araştırma annenin çalışması ve bunun çocuklar üzerindeki sosyo-duygusal davranışları üzerineydi. Araştırma sonuçları gösteriyor ki; küçük yaşlardaki çocuk annelerinin çalışması, çocukların sosyal ve duygusal gelişimleri üzerinde anlamlı düzeyde zararlı bir etki göstermiyor.

Çocuklar ne ister? İşte size ideal bir senaryo: evde tüm gün yanlarında bulunan ve onlarla ilgilenen anne ve baba. Anne ve baba çalışımıyorsa çocukların bu hayali gerçekleşebilir! Fakat araştırma sonuçları bu durumun aslında çocuklar için çok da yararlı olmadığını gösteriyor.

Araştırmaya göre 5 yaşındaki erkek çocuklarının; evde anne kazancı üstlendiğinde, her iki ebeveyni çalışan çocuklara göre daha fazla problemli davranışlar gösterdiği ortaya çıkarken aynı durumun kız çocukları için geçerli olmadığı anlaşılıyor. Yani evde sadece anne çalışıyor ve baba evde kalıyorsa, bu durum erkek çocuklarının daha fazla sıkıntı yaşamasına neden oluyor. Aynı yaştaki kız çocuklarını ele aldıklarında ise; babanın geçimi sağladığı geleneksel ailelerde, her iki ebeveyni çalışan ebeveynlere göre daha fazla zorluk yaşadıkları gözlemlendi.

Araştırmayı yürüten Dr. Anne McMunn, çalışan annelerin büyük olasılıkla daha yüksek eğitimsel yeterliliğe ve daha iyi bir gelire sahip olduğunu; depresyonda olma oranının ise ücretli bir iste çalışmayan annelere göre daha düşük olduğunu söylüyor.

Önceki  çalışma gösterdi ki; bekar anneyle ya da çalışmayan her iki ebeveyniyle yasayan çocukların, her iki ebeveyni ücretli bir iste çalışan çocuklardan daha fazla davranış problemi yaşayabiliyor. Annenin karakteristik özellikleri bu etkileri azaltabilir.

Dr. Anne McMunn: “Bazı araştırma sonuçları; küçük yaştaki çocukların annesinin çalışıp çalışmamasının, daha sonra doğuracak sonuçlar bakımından önemli olduğunu ileri sürdü. Bu çalışmayla çocuğunun ilk yıllarında annelerin çalışmasının, çocuk davranışı üzerinde uzun dönemli zararlı etkileriyle karşılaşmadık.” diye ekledi.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: ScienceDaily

A. McMunn, Y. Kelly, N. Cable, & M. Bartley (2011). Maternal employment and child socio-emotional behaviour in the UK: longitudinal evidence from the UK Millennium Cohort Study. Journal of Epidemiology & Community Health . DOI: 10.1136/jech.2010.109553

Gönderen: Ruhdoktoru | Nisan 10, 2011

Acıyı Azaltmak İçin Bakın!

İğneden korkmayan var mi? Evet bazı cesaretlilerimiz olabilir, fakat insanı (biraz!) gerdiğini kabul edelim. Web sitelerinde iğnenin acısını azaltacak önlemler arasında genelde ilk sırada bulunan madde: “Dikkatinizi odada başka bir alana yöneltin” seklinde. Fakat bilim adamları bunun aksine direkt olarak vücuda bakmanın acıyı daha da azaltacağını ortaya koydu.

Daha az acıyor!

Psychology Science dergisinin Mart  sayısında yayımlanan bir araştırmada bilim adamları eline sıcak bir nesne değdirdikleri kişilerin direkt olarak eline baktıklarında daha az acı hissettiklerini buldu.

UCL (University College London) ve Milano-Bicocca Üniversitelerinde gerçekleştirilen çalışmalarda yer alan bilim adamlarından Flavia Mancini, kendi vücudumuzla ilgili beynin oluşturduğu imgelerin acı hissetme düzeyi üzerinde güçlü bir etkisi bulunduğunu ifade ediyor.

Deney prosedüründen bahsedecek olursak: arastırmacılar tarafından 18 katılımcının sol eline  ısı veren bir alet yerleştirilir. Isı gittikçe artırılır ve katılımcılar acı hisseder hissetmez butona basıp ısıyı durdurur. Bilim adamları ayna kullanarak deney esnasında katılımcıların gördüklerini manipüle ederler. Katılımcılardan daima sol eline bakmaları istenir; fakat bazen gördükleri kendi eli yada elinin olduğu yerde duran bir ahşap obje olur.

Acıya daha dayanıklı oluyoruz

Deney sonucunda araştırmacılar ele bakmanın acı seviyesini azalttığını buldu: acı eşiği başka bir objeye bakıldığına kıyasla kendi eline bakıldığında yaklaşık 3°C daha yüksek.

Deneyin devamında bilim adamları içbükey ve dışbükey aynalar kullanarak görüntüyü olduğundan büyültüp küçülttüler. Eli olduğundan daha büyük gördüklerinde katılımcılar acıyı bildirmeden önce daha fazla ısıyı tolere edebildiler. El olduğundan daha küçük boyutta görüldüğünde ise normal görüntüsünden daha az ısıda acı hissettiklerini bildirdiler.

Sonuç: Tüm bunlar sonucunda diyebiliriz ki; acı hissi, beyindeki vücut imajını temsil eden alanla ilgili olarak artar. Bilim adamlarının ‘görsel hileleri’ beynin vücutla ilgili mekânsal haritalarını (spatial map) etkilemiş olabilir. Sonuçlar doğrultusunda acı süreçlerinin beyindeki bu haritalarla yakından ilgili olduğu anlaşılıyor.

Profesör Patrick Haggard şöyle ekliyor: “Kişinin acı yaşadığı durumlarda psikolojik terapilerin çoğu acı veren uyarana odaklanır. Fakat biz, çocuklarımız kan testi için doktora gittiğinde aksine eğer iğneye bakmazsa daha az acıyacağını söyleriz. Sonuçlar gösteriyor ki kollarına bakmaları da az acı hissetmelerine yardım eder, fakat yine de mümkünse iğneye bakmaktan kaçınmalılar!”

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: ScienceDaily

Makale: F. Mancini, M. R. Longo, M. P. M. Kammers, P. Haggard. Visual Distortion of Body Size Modulates Pain Perception. Psychological Science, 2011; DOI: 10.1177/0956797611398496


Teknolojinin gelişmesiyle hepimizin hayatında farklı alışkanlıklar ve de farklı eşyalar vazgeçilmez oldu. Hiç şüphesiz cep telefonu bunların en önemlileri arasında. Özellikle yeni nesil, cep telefonlarına bağımlı derecede yetişiyor. Vazgeçilmezleriyse: mesajlaşmak!

Psychological Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Almanya’da bir bilim adamı telefonların özellikle kısa mesajların beynimizi etkilediğini buldu. Sadece bazı kelimelerin (‘aşk’ gibi) karşılığı olan sayıları tuşlayarak, zihnimizde o kelimenin anlamını aktif hale getirebiliriz.

Bu araştırma için Würzburg Üniversitesi’nden Sascha Topolinski ve öğrencileri bir liste kelime hazıladılar. Bu kelimeler telefonda yazılırken birden fazla tuşlanması gerekmeyen kelimelerdi. Ayrıca her sayı kombinasyonundan sadece bir kelime oluşuyordu.

İlk araştırma için Topolinski olumlu ve olumsuz kelimelerden oluşan iki liste hazırladı. Örneğin olumlu için; 54323 (“liebe”–aşk) ve 373863 (“freund”–arkadaş) ve olumsuz için; 373863 (“schleim”–sümük) ve 26478 (“angst”–korku) gibi.

Katılımcılara bir telefon verildi. Telefonun tuşlarında harflerin görünmesini engelleyen stickerlar bulunuyordu. Kendilerinden bir takım numaraların tuşlanması istendi. Her birini tuşladıktan sonra kendilerinden tuşladıkları numaralardan ne kadar hoşnut olduklarını puanlanlamaları istendi. Katılımcılar genelde tuşladıkları olumsuz anlamlı kelimelerden ziyade olumlu olanları tercih etti.

Telefon ergonomisiyle ilgili bir çalışmada olduklarını düşünen katılımcılar, deneye katılılımlarının ardından kısaca bilgilendirildiklerinde; deney esnasında numaraların kelimelerle ilgisi olabileceğini düşünmediklerini ifade ettiler.

Bu kelimelere denk düşen numaraları tuşlamak, zihinlerinde belli kavramları aktif hale getirmeleri için yeterli. Kavramların ortaya çıkması ayrıca diğer katılımcılar için de söz konusuydu.

Diğer bir katılımcı grubundan, belli numaraları tuşlamaları ve sonrasında bilgisayar ekranına gelen kelimeyi tesbit etmeleri istendi. Sonuçta katılımcılar tuşladıkları numaralara denk düşen kelimeleri diğerlerine oranla daha hızlı bildi.

Topolinski araştırma sonuçlarını psikolojide ‘cisimleştirme’ (embodiment) kavramıyla ilişkilendiriyor. Bu fikre göre belli vücut hareketleri, ilgili fikiler hakkında düşünmeye neden olabilir. Örneğin yumruk görüntüsü, insanda güç kavramını düşündürtebilir.

I 5683 You!

“Fakat bu çalışma cisimleştirme araştırmaları için açılan yeni bir kapı oldu” diyen Topolonski; “Aslında katılımcılar sadece belli parmak hareketleri yaptılar. Yani sadece telefona bazı numaraları tuşladılar. Sonuç olarak gördük ki, kelime yazarken motor hareketler beyinde kodlanıyor ve bu hareketler tekrarlandığında zihninde bazı fikirlerin oluşmasına sebep olabiliyor.”

Bu çalışmanın ayrıca pratik sonuçları da var. Bir diğer deneyde Topolinski katılımcılardan bazı işletmelerle ilgili olduğu zannedilen numaraları aramalarını istedi. Bu numaraların bazılarında belli kelimeler gizliydi. Örneğin; bir kuyumcu için “takı”, ya da emlakçı için “apartman”  kelimeleri telefon numaraları esnasında tuşlanıyordu.

Telefon arandıktan sonra telesekreter mesajı duyuluyor, ardından katılımcılardan bu işletmeyi çekiciliğine göre puanlamaları isteniyordu. Katılımcıların numara işle eşleştiğinde, eşlenmemiş numaralara göre daha yüksek oy verdikleri bulundu.  Örneğin, içinde “varlık” kelimesi olan finansal danışman numarası daha çekici bulundu.

İşletme sahipleri telefon numarası seçerken bu etkiyi göz önünde bulundurmalı, diyen Topolinski; “örneğin bir avukatsanız, içinde “adalet” geçen bir numara almaya çalışın, ya da yardım ve bağış hattı için “ver” içeren bir numara etkili olur” diye ekledi.

Kaynaklar: ScienceDaily

S. Topolinski. I 5683 You: Dialing Phone Numbers on Cell Phones Activates Key-Concordant Concepts. Psychological Science, 2011; DOI: 10.1177/0956797610397668

Çeviri: Meleknur SOYLU

Gönderen: Ruhdoktoru | Şubat 1, 2011

Gözlerinizi Kapatın ve Görmek İstediğinizi Görün

Evet hepimizin problemleri var. Ve herbirimizin irade sahibi olduğunu da unutmayalım. Bakış açımızı irademizle değiştirebiliriz.  Olumlu düşünürler hayatlarından olumsuz kelimeleri çıkarmazlar, bunun yerine sadece tanımını değiştirirler. Dr. Norman Vincent Peale’in söylediği sözü hatırlayalım: ‘Bu dunyada problemsiz tek insan vardır; o da mezarda!’

Olumlu düşünen insanlar gerçekleri görürken sınır koymazlar. Her zaman realiteyi ve olumlu düşüncenin gücüyle neler olabileceğini görürler. Yüce Yaratıcı hepimize iki göz vermiş. Biz de onları açarak ve kapayarak kullanabiliyoruz. Açıkken gerçekleri kapalıyken ise istediğimiz herşeyi görebiliyoruz. Gözlerinizi kapatın ve görmek istediğiniz olumlu olanı seçin!

Daha önceki yazılarımızda kaygıyla başetme yollarından bahsetmiştik. İşte size küçük fakat etkisi büyük birkaç öneri daha:

Harekete geçin:

  1. Hayatınızı kontrol edemiyorsanız, yerine ruh halinizi kontrol etmeye çalışın.
  2. Kendinizi suçlamayı bırakın, problemlerle yüzleşin, başarabileceğiniz hedefler koyun ve gelecek için umut inşa edin.
  3. Önceliklerinizi belirleyin. Aile ve sağlık her zaman işinizden önce gelmeli.
  4. Karşılaştığınız zorlukları biriktirin. Hayattınızda meydana gelecek her ihtimale karşı bakış açınızı genişletin.

Kaynak: The Power of Positive Thinking

Gönderen: Ruhdoktoru | Aralık 11, 2010

Beni Kimse İkna Edemez!

İnsanlar neden kendilerinin reklamlardan ve ikna edici diğer mesajlardan daha az etkilendiklerini düşünür?

İkna psikolojisi ile ilgili en çok merak uyandıran şey, insanların ikna denemeleri üzerinde kendilerinin çok az, hatta neredeyse hiç etkilenmediklerini öne sürmesidir. “Diğerleri, ah evet reklamlar, onlar üzerinde işe yarar. Sen ve benim için değil, çünkü biz bunlar için fazla zekiyiz!”

Çekici bayanların elinde bir şişe bira. Hah! Bizi bu kadar aptal mı zannediyorlar. Ne yapmaya çalıştıklarını biliyoruz ve bundan hiç etkilenmiyoruz!

Peki gerçekten öyle mi?

İkna deneyleri

 

Bilim adamları 1980 ve 90’larda yapılan araştırmalar sonucunda “Reklam gibi şeylerden ancak “diğerleri” etkilenir” fikrini keşfettiler. Bunun üzerine psikologlar insanların reklamlar gibi ikna edici mesajlardan ne kadar etkilenebileceklerini ve olası tutum değişikliklerini görmek istediler.

Tipik olarak bu çalışmalarda ilk olarak katılımcılara bir reklam izletme, gazetede bir makale okutma gibi ya da orta düzeyde diğer ikna edici mesajlar verildi. Ardından bunlardan diğer insanların ne kadar etkilendikleri ve ne kadar etkilenmeleri gerektiği soruldu. Araştırmacılar gerçek etkilenmeyi ölçtükleri ve önceki araştırmalarda bu mesajların ne kadar etkili olduğunu bildikleri için, insanların tahminleriyle realiteyi karşılaştırdılar.

Yapılan çalışmaların ardından katılımcılar, diğerlerinin mesajdan etkilenebileceklerini fakat kendilerinin etkilenmeyeceklerini düşündükleri bulundu. Psikologlara göre sonuçların ardından katılımcıların da aslında diğerleri gibi etkilenebilecekleri ortadaydı. Bu duruma ‘üçüncü kişi etkisi’ (third-person effect) adı verildi.

Üçüncü kişi Etkisi

Bu alandaki çalışmalara baktığımızda, Perloff (1993) politik reklamlar, yıpratıcı yeni hikayeler ve daha buna benzer birçoklarıyla güçlü bir üçüncü-kişi etkisinin varlığını gösterdi. Benzer sonuçlar 32 ayrı çalışmayla bu konuyu inceleyen Paul et al. (2000) tarafından da elde edildi.

Perloff ayrıca insanların mesaja katılmadıklarında ya da kaynağını negatif olarak bulduklarında, üçüncü-kişi etkisinin daha da güçlendiğini buldu. Ayrıca bu etkinin ilgili kişilere direkt olarak verilmediğinde daha da güçlendiğini gördü.

Diğer bir deyişle, insanlar az ya da hiç ilgilenmedikleri konularda bile sandıklarından daha fazla etkileniyorlar. Güncel bir örnek verecek olursak, eğer araba almaya niyetli değilseniz, bir araba reklamı sizi sandığınızdan daha çok etkiliyor olabilir. Bu reklamların sizi az ya da hiç etkilemediğini düşünürsünüz, fakat araştırmalar bunun yanlış olduğunu ortaya koyuyor.

Kontrolü Elinize Alın

Üçüncü-kişi etkisi alışılmazın dışında; çünkü diğerlerinin bizimle olan benzerliklerini abartmamızla ilgili olan genel sonuçlara zıt.

Psikologların ‘sözde konsensüs etkisi’ (false consensus effect) olarak isimlendirdikleri durumda, insanların diğerlerinin gerçekte olduğundan daha fazla benzer fikirlere, tutumlara ve kişiliğe sahip olduklarını farzetme eğiliminde olduklarını ortaya koyuyor.

Fakat üçüncü-kişi etkisi durumu diğer taraftan ele alıyor. İş etkilenmeye geldiğinde, insanlarla benzer düşünmek yerine farklı düşünürüz. Bu istisnayı savunan insan doğasının iki yüzü var:

  • Zarar görmezlik yanılgısı. İnsanların yarısı istenmeyen ikna denemeleri gibi negatif etkileşimlere diğerlerinden daha az yatkın olduklarına inanma eğilimindeler. Hepimiz kendi yaşantımızda tüm hislerimizi ve duygularımızı kontrol etmek isteriz. Bunu yapmanın bir yolu da reklamların sadece diğer insanlar için işe yaradığını farzetmek.
  • Kendini tanımada yoksunluk. Hoş olmayan bu fikre rağmen, aslında çoğunlukla zihnimizde neler olup bittiğini bilmiyoruz. Bunu sadece psikoloji bilimi için hileli bir ifade olarak düşünmeyin, ayrıca şu anlama da gelir: zihnimizin çalışma şekli hakkında sezgilerimizin birçoğu karışmış ve zarar görmezlik yanılgısı gibi önyargılara da sahibiz.Yaygın mesajların etkisi buna iyi bir örnek olabilir.

İnsanlar genelikle bu tür araştırmaları cesaret kırıcı olarak nitelendirir. Elbette aslında zihnimizde neler olup bittiğini bilmediğimiz için nasıl kolayca etkilenebildiğimizi bilmek bizi çok da mutlu etmeyecektir.

Yine de, başımızı kuma gömüp etki unsurları bizim üzerimizde işe yaramıyor gibi davranmak bizi hedeflere daha açık hale getirecektir. Diğer taraftan, eğer düşünce süreçlerimize dair içgörü eksikliğimizi bilirsek, reklam ve mesajların gücüne karşı savunmamızı artırabilir ve kontrolü tekrar ele alabiliriz.

Kaynak: PsyBlog

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 13, 2010

En Etkili 10 Psikoloji Deneyi

Psikoloji insan davranışı ve doğasıyla ilgili olan zihinsel süreçleri inceler. Psikoloji bilimi tarihinde dikkate değer birçok deney vardır. Bazı deneyler, kabul etmek istemeyeceğimiz, fakat en azından alçak gönüllü olmamıza yardımcı olan; insanların düşünce ve davranışları hakkında yol gösteren önemli araştırmalardır. Brainz.com bu deneylerden en etkili 10 tanesini yayınladı. Bunların dışında da önemli bir yere sahip birçok deney var. Sizler de aklınıza gelen önemli deneylerden ‘Yorumlar’ kısmında bahsedebilirsiniz.

1. : ‘Sineklerin Tanrısı’: Sosyal Kimlik Kuramı

Robbers Cave deneyi, Oklahoma devlet parkında 11 yaşındaki erkek çocuklardan oluşan iki grupla yapılmıştır. Deney, insanların nasıl kolayca grup kimliğine adapte olduğunu ve grubun dışındakilere önyargı ve düşmanca tavırlar göstererek dejenere olduğunu gösteriyor.

Araştırmacı Muzafer Sherif 3 seri deney yapmıştır. İlkinde gruplar ortak bir düşmana karşı bir araya getirilir. İkinci olarak gruplar araştırmacılara karşı bir araya gelir. Son olarak da deneyde gruplar birbirlerine karşı pozisyonda olurlar.

2. Standford Hapishane Deneyi: Gücün Etkisi

Çok eleştiri alan bu deneyde araştırmacılar insanın kalbindeki şeytani derinlikleri su yüzüne çıkartmış ve kısa bir süre sonra deney sonlandırılmıştır.

Psikolog Philip Zimbardo, katılımcılarını ‘mahkum’ ve ‘gardiyan’lar olmak üzere iki gruba ayırır. Deney Standford Üniversitesi’nin bodrum katında oluşturulan yapay bir hapishanede gerçekleştirilir. Mahkumlar önce tutuklanıp, tüm giysileri çıkarılarak aranmış, saçları traş edilmiş ve diğer suistimallere maruz kalmıştır. Gardiyanlara ise jop verilir.

Mahkumlar ikinci günde isyan eder ve buna karşın gardiyanların yanıtı hızlı ve şiddetli olur. Çok geçmeden, gardiyanlar kendi rollerini diğerlerini kışkırtarak ve suistimal ederek tamamen benimser, mahkumlar ise daha uysal ve itaatkar davranır.

Bu deney insanların şeytani eğilimlerini doğrulayan bilimsel kanıtlardan biridir. Deneyin 14 gün sürmesi tasarlandığı halde, artan şiddet sebebiyle 6 günde bitirilmiştir.

3. Otoriteye İtaat: İnsanın Zalim Olma Kapasitesi

1963’te psikolog Stanley Milgram, insanlara zarar verilmesi emredildiğinde insanların otoriteye olan itaat eğilimlerini test etmek için bir deney düzenler. Dünya halen İkinci Dünya Savaşında Almanya’da korkunç şeylerin nasıl gerçekleştiğini merak ediyor. Milgram’ın denekleri ‘öğretmen’ ve ‘öğrenciler (deneyden haberdar oldukları gizlenir)’ olarak ikiye ayrılır. Öğretmenler yanlış cevapladıklarında öğrencilere elektrik şoku verirler. Daha kötüsü, onlara yanlış cevaba devam edildiğinde şokun artırılması söylenir.

Başka bir odada olduğu için görünmeyen fakat çığlıkları ve haykırışları duyulan öğrencilere rağmen (aslında hepsi sahte), labaratuvar görevlileri emrettiklerinde öğretmenler daha şiddetli şok vermeye devam eder. Hatta öğrencilerin bilincini kaybettikleri söylendiğinde bile devam ederler! Sonuç? Sıradan insanlar otoritenin emirleri doğrultusunda her türlü etik ve ahlak dışı şeyler yapabilir hale gelebiliyor.

4. Uyum: Yalan Söyleyen Gözlerine İnanma

Grup dinamikleri ve önyargılarını ele alan sosyal kimlik kuramı psikologları, grup üyelerinin aralarındaki uyumu sağlamalarının ne kadar doğal olabileceğini incelediler. 1951 yılında Solomon Ash, bireysel yargının grup tarafından ne kadar etkilenebileceğini belirlemeye koyuldu.

Test esnasında üniversite öğrencilerinden, kesin yanlış cevap veren (rol yapan) diğer katılımcıların ardından bir karar vermeleri istendi. Sonuçta katılımcıların yarısı kendilerine sıra geldiğinde aynı yanlış cevabı verdiler. Katılımcıların %25’i yanlış cevap verenlerin egemenliğini reddederken sadece %5’i herzaman kalabalığı takip etmiştir. Bulgulara göre insanların üçte biri doğru bildiklerini görmezden gelip grubun ısrar ettiği yanlışı seçiyor. Bir kişi grubun etkisi altındayken sizce başka neler yapabilir?

5. Kendimize Karşı Yalancılık: Bilişsel Uyumsuzluk (Cognitive Dissonance)

Biri insanların kendi hislerini, inançlarını ve arzularını görmezden gelmede ya da kendilerine yalan söylemede (ve bununla paçasını kurtarmada) oldukça iyi olduğu konusunda şüphelenmeye başlamış olmalı. 1959’da psikologlar; bir kişi kendi deneyimlerini ne kadar görmezden gelebilir, hatta doğru olmadığını bilmesine rağmen karşısındakini ikna etmeye yardım edebilir mi diye görmek istedikleri için yalanın seviyesi üzerine bir deney tasarladılar.

İnsan kapasitesinin bilişsel uyumsuzluğu sürdürmesi, iyi dizayn edilmiş birçok deney sayesinde doğrulanmıştır. Bu kapasitenin bir gruba katılma ve uyma, kendi değer ve inançlarımızın diğerlerininkiyle desteklenme isteğiyle bağlantısı var. Belki bu eğilimleri bilerek, kendi yalanlarımıza fazla inanmaktan kaçınmayı öğrenebiliriz.

6. Hafıza Manipülasyonu: Ne Gördüğünü Gerçekten Biliyor Musun?

1974’te araştırmacılar hafızanın güvenilirliğini ve gerçeklerin manipüle edilip edilmediğini test etmek için bir deney hazırladılar. 45 kişi araba kazasına dair bir film izlediler. Bu kişilerden dokuzundan arabanın ‘çarpma’ anında ne kadar hızlı gittiğini değerlendirmeleri istendi. Diğer gruptan dördüne hemen hemen benzer bir soru soruldu fakat çarpma kelimesinin yerine ezmek , çarpışmak, vurmak ve değdi kelimeleri kullanıldı.

‘Çarpma’ kelimesini içeren sorular için arabaların hızları, ‘değdi’ kelimesini içerenlere göre 10 mil daha hızlı olarak değerlendirildi. Bir hafta sonra katılımcılara kırılan camlar (kazanın daha ciddi olduğunun göstergesi olarak) ve filmde olmamasına rağmen kırılan camı hatırlamalarını daha çok kolaylaştıracak diğer kelimeler kullanıldı. Tek bir betimleyici kelimenin bile hafızamızdaki bir olayı degiştirebilmesi oldukça etkileyici gözüküyor!

7. Sihirli Hafıza Numarası: 7

Psikolog George Miller 1956 yılında, 7 rakamının zihinde bilgi tutarken ya da gazete okurken anahtar sayı olduğunu iddia etti. Kimi zaman daha çok kimi zaman da daha az; fakat rakam herzaman 7 civarındaydı. Miller bunun üzerine kısa süreli hafızada tutulabilecek sayının ‘sihirli’ 7 olduğu (+/- 2) kuramını geliştirdi.

Yakın dönemdeki çalışmalar insanların grup şeklinde bilgileri kısa süreli hafızada tutabildiklerini (normalden daha fazla bilgiyi içerebildiği halde) ve bunların da 7 rakamıyla ilişkili olduğunu (+/- 2) buldular. Belki de insanların kültürel inanç sistemlerinde 7’nin özellikle önemli olmasının nedeni budur!

8. Kitle Paniğinin Anatomisi: Dünyalar Savaşı

Orson Wells 1938 yılında H.G. Wells’in War of the Worlds adlı romanının bir adaptasyonunu radyoda yayımladı. Bu durum, yayını dinleyen yaklaşık 6 milyon kişiden 3 milyonu için paniğe sebep oldu. Princeton psikologları daha sonra New Jersey sakinlerinden 135’iyle radyo yayınına verdikleri tepki üzerine görüşme yaptı.

Endişelenen insanların büyük bir çoğunluğu -en eğitimlileri bile- yayının geçerliliğini asla test etmemiş ve sadece radyo yayını olduğu için (otoriter güç) itimat etmişler. Günümüzde bu kadar kolay kanmayacağımızı düşünebiliriz, fakat çok da emin olmayın. Medyanın duygularımız ve isteklerimiz üzerindeki manipülasyonu düşünün!

9. Pazarlık Masası: Tehditler İşe Yaramaz

Neyse ki, bireylerin davranışları, grupların davranışsal ‘norm’larından daha az yanıltıcı ve daha az şiddetli. Bireyler ve gruplar arasındaki diplomasi sahasında, insanlar diğerlerinden istedikleri ya da ihtiyaç duydukları imtiyazı almaya çalışırlar. Genellikle mübadele etmekten vazgeçmezler. Araştırmacılar Morgan Deutsch ve Robert Krauss 1962’de insanlar arasındaki anlaşma sanatına ilişkin iki faktörü incelediler: iletişim ve tehtid.

Ekonomiyle ilgili bu karışık deney sonucunda, ister tek taraflı ister iki taraflı koalisyonlarda karşılıklı ilişkiler kurmanın her grup için daha yararlı olduğu bulundu. Kapitalist rekabetçiler için tam olarak heyecan verici bir durum olmasa da şu anki ekonomik durumda iyileşme süreci için bu deneyin sonucunun akılda tutulması faydalı olabilir.

10. Risk Davranışı: İhtimal Teorisi

Riskli durumlarda karar verme davranışıyla ilgili çalışmaları, araştırmacı Daniel Kahneman ve Amos Tversky’ e nobel kazandırdı. Teori, ekonominin tahmin edici modellerinde ve pazarlama kampanyalarında kullanılıyor.

Aslında herşey çerçeveyle ilgili. İnsanlar bir durumun nasıl sunulduğuna bağlı olarak farklı davranışlar sergileyebiliyor. Örneğin, kaybetme durumunda daha çok risk alabiliyorlar. Tam tersine, kazanabileceklerini düşündükleri durumlarda daha az risk alma davranışı gösteriyorlar. Garip bir şeklilde tahmin edilenden zıt bir işleyiş var. Aklınızda bulunsun bir daha poker masasında blöf yapmayı deneyebilirsiniz!

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: brainz.org

Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 19, 2010

Okul Öncesi Çocuklardaki Depresyon Gerçek Mi?

Geçen haftalarda New York Times Dergisi’nde “Okul öncesi çocukları depresif olabilir mi?” adı altında bir makale yayımlandı. Yazı iyi derlenmiş ve doğrudan önemli fenomenlere dikkat çekmiş. Makalede iki önemli soruya işaret ediliyor:

(1) Yetişkinlerde görülen böyle bir rahatsızlığın küçük çocuklarda da teşhis edilebilmesi gerçekten mümkün mü?

(2) Okul öncesi çocukları henüz gelişmemiş ve çok değişken olduğu halde klinik depresyon adı altında tanı konularak etiketlenmesi iyi bir fikir mi?

İlk soruya odaklandığımızda konuyu daha iyi anlayabilmek için ‘yetişkinlerde görülen’ bu rahatsızlığın içeriğinin biraz genişletilmesi gerekiyor. Tarihteki seyrine baktığımızda psikoloji ve psikiyatri çocuklarda depresyonu tanımıyordu. Bunun sebebi ise, çocuğun depresyonda olabilmesi için gerekli bilişsel tecrübeye sahip olamaması gösteriliyordu. Bililşsel tecrübe için depresyona neden olan semptomların birkaçına ihtiyaç var. Örneğin; depresif hal, yoğun suçluluk ve intihar düşüncesi. Fakat asıl sorun çocuğun bu kavramları anlayamaması mı, yoksa başkalarına doğru bir şekilde aktaramaması mı? Yani çocuklar durumlarını ifade edemedikleri için depresyonda olamazlar mı?

Depresyon için gerekli olan ruh hali ya da suçluluk kavramlarının derin manalarında ısrar ediyorsak, evet doğru, depresyon bir yetişkin hastalığı. Fakat dile dayalı semptomlar birçok farklı durum için de problem oluşturabilir. Böyle bir fikir sadece depresyonun varlığı tartışılan cocuklarda değil, aynı zamanda dili anlama problemi yaşayan Alzheimer hastalarını da etkiler. Hal böyle iken, farklı kültürlerde yaşayan; ruh hali ve suçluluk gibi kavramları sıradışı olarak farklı anlayan insanların durumu hakkında ne düşüneceğiz. Mesela Tahiti’de ‘suçluluk’ diye bir kelime yoksa ne olacak? ‘Söz’de yok.

Halbuki her ülkede depresyon vakalarına eşlik eden davranışlar ve bedensel değişiklikler kaydedilmiştir. Depresyonun farklı birçok işareti de vardır (aktivitelere karşı ilgisini kaybetmekten uyku bozukluklarına; kilo kaybından konsantrasyon problemlerine). Bu sayede dile dayalı bilgiye gerek kalmadan olaylar üzerinden bilgi sahibi olabiliriz.

Son olarak, kavramsal ve dile ait belli bilgilerin depresyon için gerekli olduğu savunulduğu takdirde, geri kalan tüm memelilerin de depresif olma ihtimallerini gözden çıkarmak gerekiyor. Bu durumda şunu hatırlatmak gerekiyor ki, modern antidepresanlar ilk önce hayvanlar üzerinde deneniyor ve nörobilim farelerin depresyon olabileceği gerçeği üzerine kurulmuş. Ve eğer fareler depresif olabiliyorsa (ki evet oluyor), muhtemeldir ki çocuklarda da bu kapasite mevcut.

Tanı Süreci

Okul öncesi çocukları depresif olabilir dediğimizde aslında gerçek bir olgudan bahsetmiş oluyoruz. Evet olabilirler. Fakat, tanı koyma sürecinde dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü kolay bir süreç olmayacaktır. Bir çocuk herhangi bir psikolojik problemle geldiğinde, sınırı belirlemek ve etiketleme durumuna ilişkin doğal bir kaygı olacaktır. NYT’nin makalesinde Bebek-Çocuk Psikoloğu Rahil Briggs’den bununla ilgili hoş bir alıntı var, “Şuna emin olmalıyız ki, bir çocuk dondurmasını külahtan her düşürdüğünde ağlamaya başlar, ve biz onu depresif olarak etiketlemeyiz.”

Üzüntünün ve kötü ruh halinin normalde kısa sürdüğü çocuklara tanı koymak için şüphesiz ki çocuğun sınırlarını zorlaması gerekiyor. Depresyon sınırını yüksek tutmak ve ‘depresyon’ terimini; sürekli içine kapanık, sessiz, oyuncaklarıyla oynamayan, bir aydır kendisini hiçbirşeyin neşelendiremediği ve diğer depresyonun fiziksel semptomlarına sahip olan, çok daha küçük bir çocuk grubuna saklamak daha doğru olur. Bu gibi çocukların yetişkin depresifler gibi, ciddi problem potensiyellerine karşı; tanı, tedavi, bakım ve diğer profesyonel yardımlar için haklarının olduğu unutulmamalıdır.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: Psychology Today

New York Times Magazine

Eski Gönderiler »

Kategoriler

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.