Gönderen: Ruhdoktoru | Mart 28, 2012

Seni dinliyorum: İyi Bir Dinleyici Olmak İçin 5 Öneri

Her başarılı insanın ya da başarılı ilişkilere sahip kişilerin iyi iletişim becerilerine sahip olduğunu biliyoruz. Bu kişilere çoğumuz hayranlıkla bakar ve onlar gibi olmayı dileriz.

Eminim günlük yaşantınızda en iyi anlaştığınız, birlikte vakit geçirmekten en çok hoşlandığınız insanlar sizi dinleyen (dinlediğini hissettiren) kişilerdir.

Dinlenmediğimizi hissettiğimizde kendimizi değersiz hissederiz.

A: Biliyor musun dün gece başımın ağrısından uyuyamadım..

B: İnan ben de hiç uyuyamadım komşular çok gürültü yaptı. Çok yorgunum..

A: …”

Bu basit diyalogda Bencil B’nin A’yı hiç kâle almayıp kendine odaklandığını fark ettiniz mi? A’nın hissettiği tek şey B için hiçbir önemi taşımadığı oldu. İnanın bunu günlük konuşmalarımız esnasında (çoğunlukla farkında olmadan) çok yapıyoruz. Olması gereken; B’nin A’yı anladığını gösteren birkaç kelimeydi.

A: Biliyor musun dün gece başımın ağrısından uyuyamadım..

B: Neden ağrıdı acaba, çok yorulduğun için olabilir mi?.. Şimdi nasılsın?…”

Karşımızdaki insana değer verdiğimizi onu dinleyerek gösteririz.

İyi bir dinleyici olarak önce yakın ilişkilerimizle (anne, baba, eş, çocuk) sonra da sosyal yaşantımıza dahil tüm insanlarla daha iyi, daha samimi ilişkiler kurabiliriz.

Size yardımcı olabileceğini düşündüğüm psychology today’de yer alan birkaç öneri:

1.  Kulak verin. Dinleme konuşma sırasını bekleme değil; sürece aktif olarak dahil olma ve aşikâr olan ya da ayrıntılarda yatan bilgiyi elde etmedir. Konuşan kişiyle göz kontağı kurun. Beden diline dikkat edin. Yeri geldiğinde başınızı sallayarak, gülümseyerek empati kurduğunuzu belli edin. Canlı görünün. Dahil olun.

2. Konuşmayı bölmeyin ya da saptırmayın. İlgili gibi görünen bazı dinleyiciler konuşmacının fikir trenini raydan çıkartabilir. “İşte ben okula giderken..” diyen konuşmacıya ilgisiz bir dinleyici: “Peki hangi okulu okumuştun?” diye sorarak konuyu tamamen dağıtabilir. Biraz sabırlı olun, yorum ve sorularınız için konuşmacının anlatacaklarını bitirmesini ya da en azından nefes almak için ara vermesini bekleyin.

3.  Monoloğa karsı nazikçe müdahale. Az önce konuşmaya müdahale edilmemesi gerektiğini söyledik. Fakat bunun da istisnası var: eğer dinleyici olarak hikayeyi tamamen kaçırdıysanız ya da eğer konuşmacı kaba davranıp size hiç söz hakki vermeden monolog yapmaya başladıysa adım atma zamanı gelmiş demektir. Bu gibi durumlarda şu şekilde araya girmenize müsaade edilebilir: “Durun bir saniye. Anlayamadım. Simdi telefon eden siz miydiniz başkası mı?” ya da: “Bir saniye lütfen, simdi anlamış mıyım bakalım: diyorsunuz ki evinizi 2 kat daha pahalıya sattınız çünkü son anda iki alıcı daha çıktı.” Bu nazik müdahalelerle konuşmacı asıl konuya dönecek ve siz de doğru anladığınızı teyit etmiş olacaksınız.

4. Duyduğunuzu geri yansıtın. Savunmaya geçmeyin. Saldırıya da.. Çoğu insan eğer konuşmacı genelleme yapıyorsa kişisel alabilir ya da kendisine taş atıldığını zannedebilir. Bu yüzden kendini savunmaya başlayabilir. (“Kadınlar aşırı duygusal derken neyi kastediyorsun? Ben şahsen mantık insanıyım!”) Ya da saldırıya geçebilir (Kadınlar duygusal olabilir fakat bu onların empati kurabildiğini gösteriyor, siz erkekler gibi empatiden yoksun değiliz!”). Konuşmanın dargınlıklarla bitmesini istemiyorsanız, duyduklarınızı basitçe yansıtmaya çalışın: “şimdi şunu mu diyorsun: Kadınlar işte istediğini elde etmek için duygularını silah olarak mı kullanıyor?”.


5. 
Eğer dinlenecek bir şey yoksa. Konuşmacıdan alacağınız pek bir şey yoksa ve uykunuzu getirecek kadar kendi monoloğuna daldıysa o zaman biraz hareket getirmenin vakti gelmiştir, işte tam bu esnada karsınızdakinin ilgisini çekeceğine emin olduğunuz açık uçlu bir soru sorun.  Böylece en sönük kişiler bile kendi konuşmasına ilgi duyulduğunu düşündüğünde canlanabilir: hatta en sıkıcı konular konuşma yapan şevkli ve memnunsa sürükleyici olabilir.

Dilerseniz haftada bir gün yukarıdaki maddeleri çeşitli içerikteki konuşmalarınızda deneyin. Büyük ihtimalle yakınlarınız bunun farkına varacaktır; varmazlarsa da şüphesiz ki iyi bir dinleyici olma yolunda sağlam adımlar atmış olacaksınız.

ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Mart 7, 2012

Hamilelikte Panik Atak

2009’da anksiyeteyle başa çıkma üzerine yayınladığım yazı halen bloğumdaki en popüler yazılardan birisi olma unvanını taşıyor. Aslında en çok okunanlar, sizin ilginizi ayni zamanda ihtiyacınızı da bana yansıtıyor. Bu yazıya yapılan yorumlara hassasiyetle cevap vermeye çalışıyorum. Bazı yorumlara cevap yazarken uzattığımın farkına varıyor, ve yanıtı yeni bir yazı sekline dönüştürmeyi uygun görüyorum. Böylece daha çok kişiye faydalı olabilir kanaatindeyim.

Bu yazı bahsettiğim yorumlardan birine cevap niteliğinde. Yorumu yazan hanım efendiye panik atak teşhisi konuluyor; fakat hamile olduğu için ilaç kullanamıyor. Kendisine ve bu durumu yaşayan diğer anne adaylarına tekrar geçmiş olsun dileklerimi sunarak, yardımcı olabileceğini umduğum birkaç konu üzerinde durmak istiyorum.

Hamilelikte panik atak yaygın bir durum mu?

Panik atak hamilelikte sık karşılaşılan bir durum. Hamilelik, kadın için hem fiziksel hem de ruhsal anlamda büyük değişikliklerin yer aldığı bir dönemdir. Hormon seviyesinin yükselişe geçmesiyle duygusal salınımlar, iniş çıkışlar ortaya çıkabilir. Ayrıca anne adayının bebeğiyle ilgili kaygıları, ‘iyi bir anne olabilir miyim’ endişesi, yaşam tarzındaki değişiklikler ve maddi kaygılar da panik atağın psikolojik faktörlerini oluşturur.

Hamilelikte panik atak semptomları farklı mıdır?

Hamilelik esnasındaki panik atak semptomlarının diğer zamanlardakiyle arasında bir farkı yok:

Hızlı kalp atışı

Göğüs ağrısı

Titreme veya ürperme

Zorla nefes alma

Baş dönmesi

Panik atak yasayan kişi kalp krizi geçirdiğini düşünür, hatta bazen öleceğini hisseder.

Tek çare ilaç değil

Panik atakta en sık başvurulan tedavi yollarından ilki ilaç tedavisidir. Fakat hamilelik süresince ilaçlarin bebeğe vereceği olumsuz etkiler nedeniyle hastanın ilaç kullanması önerilmiyor.Panik atakta tek çare ilaç değildir, terapiyi unutmayın. Kognitif (bilişsel) terapi ve davranışsal terapi, panik atak tedavisinde en etkili terapi yöntemlerindendir. Terapi sayesinde panik bozukluğu hakkında bilgi verilir,  stres oluşturan faktörler tanıtılır ve bunlarla nasıl başedileceği danışana öğretilir. Üstelik hiç bir ilaç kullanmadan.

Terapinin yaninda panik atak yaşayan anne adayına yardımcı olabilecek birkaç öneri:

  • İlk adım: aile ve arkadaş desteği. Bu sıkıntılı süreci atlatmanızda en büyük yardımcılar yine onlar olacaktır.
  • Araştırmalar eşin gösterdiği sevgi ve ilginin hamilelikteki panik atağı azaltacağını söylüyor.
  • Annenin izole olmasına karşın aile; sosyal yaşamını ve ihtiyaçlarını anneyi daha aktifleştirecek şekilde ayarlamalı.
  • Anne adayı kafein alımını (çay, yeşil çay, kahve, kola..vb) azaltmalı. Uykusuna azami dikkat göstermeli.
  • Sırt ve ayak masajları anneyi rahatlatır ve derin nefes almasını kolaylaştırır. Yavaş ve derin nefesler stresi azaltır.
  • Doğum sınıfları anneyi doğuma psikolojik olarak hazırlayacaktır. Özellikle ilk kez anne olacaklar için doğum ürkütücü olabilir. Kendisini neyin beklediğini bilmek kaygıyı düşürür, bu da panik atağı büyük ölçüde azaltır.
  • Doğum kliniklerini öncesinde ziyaret etmek, çevreyi gözlemlemek, personelle tanışıp, prosedür hakkında bilgi almak anneyi rahatlatabilir.

ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Mart 4, 2012

Nasıl Daha Mutlu Olabiliriz?

Su cümleler size bir yerden tandık geliyor mu?: “Artık daha çok imkânım var elimde. İyi bir eğitim aldım,  bilinçliyim, iyi bir iste çalışıyorum, kazancım da iyi… fakat yaşamdan eskisi gibi tat alamıyorum. Bir şeyler eksik… Mutlu değilim!”

Belki de bu cümleleri en sık tekrarlayan sizsiniz. Çevrenizden de aynı nakaratları oldukça fazla duyduğunuza hiç şüphe yok.

Peki sizce bir şeyleri ihmal mi ediyoruz?

İyi oluş esenlik (well-being) ve yaşam doyumu (life-satisfaction) ile ilgili konular pozitif psikoloji ve zihin sağlığı alanında incelenir.  İyi oluşun ölçümüyle; insanların tüm ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığını, mutlu, sağlıklı ve başarılı bir insanın hislerine sahip olup olmadığını öğrenebiliriz.

Nedir bu “iyi oluş”?

İyi oluş basitçe sağlıklı, mutlu ve başarılı olmaktan ziyade; çok yönlü, dengeli ve kapsamlı bir yaşam deneyimini ele alır. Sosyal, fiziksel, zihinsel, duygusal ve spritüal (manevi) sağlığı kapsar. Bu alanlarda eğer bir şeyler yolunda gitmiyorsa muhtemelen huzur, neşe hissetmeyiz; aksine stres, endişe, kaygı ve tatminsizlik yaşayabiliriz.

İşte size psikolojik iyi oluşunuzu yükseltme odaklı bir kaç alan:

Kendini kabul (self-acceptance) – İyi oluşun ve mutlu bir yasam sürmenin en önemli kaynağıdır. Kendini kabullenme; kim olduğumuz, geçmişimize karşı barışık olmamız, ve şu anki halimizden ötürü memnuniyetimizden doğan tatminle ilişkilidir. Kabullenme neyi değiştiremeyeceğimizi ya da kontrol edemeyeceğimizi bilmekle gerçekleşir.

Kendini geliştirme – Birey olarak gelişmek ve bilgimizi genişletmek sonu hiç gelmeyen bir süreçtir. Eğer yeni deneyimlere açıksak ve potansiyelimizi kullanmak istiyorsak günlük yaşantımızda dahi kendimizi geliştirebiliriz. Kendini geliştirme; hayata karşı meraklı, ilgili olma ve birey olarak bizi geliştirecek fırsatları aramayla gerçekleşir.

Amaç ve anlam – Ulaşmak istediğimiz bir hedef varsa ve istikametimiz bu doğrultudaysa gerçek anlamda canlı olduğumuzu hissederiz. Hayatımızdaki amaç ve anlam doğrultusunda var olan doğal güçlerimizi, yeteneklerimizi, yakın ilişkilerimizi ve manevi olgunluğumuzu derinleştirebiliriz.

Özerklik – Kendinizi ilk kez bağımsız ve özgür hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Belki de bunu ilk kez araba kullanırken yasadınız, ya da üniversiteye gittiğinizde ya da kendi ailenizi kurduğunuzda. Bir şeyleri yapabiliyor ve kontrol ediyor olma harika bir histir. Özerklik; kendi kimliğimiz, değerlerimiz ve hedeflerimizle farklı bir birey olma hissini verir.

İlişkiler– Hayatımızda bize güven veren, sevgi dolu bir ilişki kadar önemli bir şey yoktur. İnzivaya çekilmiş bir keşiş değilsek, başkalarıyla ilişki kurmaya, kabullenilmeye, sevmeye ve diğerleri tarafından desteklenmeye ihtiyacımız vardır.

Hakimiyet – Sağlıklı bir gelişime sahip olmak için kendi çevremiz üzerinde söz hakkına sahip olmamız ve amacımız doğrultusunda elimizdeki şartları adapte etmeyi öğrenmemiz gereklidir. En az kendimize olan güven ve yeteneklerimize olan inancımız kadar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri elde etmek için gerekli beceri ve yetkinliğe sahip olmak da hakimiyetimizi sağlamlaştıracaktır. Hakimiyet duygusu başarı ve tatmin hissine yol açar, bu sayede motivasyonumuz ivme kazanır.

Maneviyat – Aslında inançlı olmanın en büyük kolaylıklarından biri de yukarıda bahsettiğimiz (ve bunun dışındaki ) tüm alanlarla ilgili düzenlemelerin Yaratıcı tarafından bizlere bildirilmesidir. Örneğin; kendini kabul- tevekkülle, kendini geliştirme – insan-i kamil olma yoluyla, amaç ve anlam – Yaradılış sebebimizle (kulluk) ilişkilidir.

Yapılan bir araştırmayla (Ellison, 1991), bazı dini bağlılıkların yaşam doyumunu artırdığı; dine inanmayla yaşam doyumu arasinda pozitif bir ilişkinin varlığı bulunmuştur. Ellison, yüksek dindarlık düzeyinde bulunan bireylerin yaşam doyumlarının ve kişisel mutluluklarının da yüksek düzeyde olduğunu, ve bu kimselerin olumsuz yaşam durumlarına karşı psikolojik olarak negatif tepki verme düzeylerinin düşük olduğunu belirtmiştir (Grene ve Yoon, 2003).

Psik. Meleknur Soylu

Kaynak: Greene, V. K. ve Yoon, B. J. (2004). Religiosity, economics and life satisfaction. Review of Social Economy, 62 (2): 245-261.

Ellison, C. G. 1991. Religious involvement and subjective well-being. Journal of Health and Social Behavior, 32(1):80-99.

Gönderen: Ruhdoktoru | Şubat 12, 2012

Karşınızdakini İkna Etmenin 5 Yolu

Çevrenizle olan ilişkilerinize bir göz attığınızda, karşınızdakini ikna etmenin herzaman kolay olmadığını görürsünüz. Kimi zaman anne-babanızı, kimi zaman eşinizi ve çoğunlukla çocuğunuzu ikna etmek zor olabilir. Neyse ki onları daha iyi tanıdığınızda daha isabetli atışlar yapabilir ve daha kısa yoldan hedefe varabilirsiniz. Karşınızdakinin fikirlerini değiştirmeye yardımcı olacak birkaç basit kural var; aklınızda olsun işinize yarayabilir:

Basitlik: Karşınızdakine vereceğiniz mesajı kısa, kesin ve basit hale getirin. İnsanlar uzun ve dolambaçlı argümanları daha az iyi yanıtlama eğilimindedirler.

Şahsi isteklerin algılanması: Karşınızdakine o şeyi istediğini düşündürme, fikir değişimi bakımından herzaman etkilidir. (kendi arzu, istek ve hissetiklerinizi vurgulamaktan ziyade fikrini değiştirmek istediğiniz kişinin sağlayacagı yarara odaklanın. Yapmazsan üzgün olurum yerine: yaparsan mutlu olursun)

Uyuşmazlık: Karşınızdakini şaşırtın. Örneğin alacaği bir eşyanın değerinin 40TL değil de 4 TL olduğunu söylediğinizde, onu almaktan fersah fersah uzaklaştırdığınızı göreceksiniz.

Güven: Daha güvenilir olanların daha haklı olduğu düşünülür (hatta söyledikleriniz tam olarak doğru olmasa bile, ama siz yine de doğrudan şaşmayın).

Empati: Gözlerine bakın, aynı yollardan geçtiğinizi söyleyin. Kendiniz gibi gördüğünüz insanlara daha çok güvenirsiniz. Hatta seçme şansınız olduğunda kendınızle aynı şeyleri yaşayanlarla çalışmayı tercih edersiniz. Aynı yollardan geçtiğini bilmek iletişimin farklı bir yolu gibi algılanır.

Küçük bir tavsiye daha: çok emin olsanız dahi herzaman siz haklı olmayabilirsiniz. Bu sebeple güvendiğiniz insalara danışıp onların da fikrini almayı ihmal etmeyin. Belki de fikrini değiştirmesi gereken siz olabilirsiniz.

Kaynak: Split-Second Persuasion: The Ancient Art & New Science of Changing Minds.

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 23, 2011

Agresif Sürücü Psikolojisi


Özelikle büyük bir şehirde yaşıyorsanız trafik sizi oldukça meşgul edecektir. Bu yoğun trafikte aracı kullanan kişi eğer sizseniz, diğer araç sürücülerinden kaynaklanan hataları da düşündüğümüzde gününüz kabusa dönebilir.

Agresif sürücüler

Agresif sürücü dediğimizde aklınıza ne geliyor: aşırı hız, kendini özel mülkünde zannetme ve hoyratça manevralar yapma, trafikte her türlü taciz..

Sürüş en yaygın tüketim davranışlarından birisidir. Agresif sürüş ise insanların yaralandığı ve (üçte ikisinin) hayatını kaybettiği tüm kazaların 1/3’ünün nedenidir.

Yeni yapılan bir çalışmayla araştırmacılar, agresif sürme eğilimine sahip kişilerin bazı eğilimlerini (örneğin arabasını kendi uzantısı ya da parçası gibi görmek) buldular. Araştırmanın amacı agresif davranan sürücülerin kişilik, tutum ve değerlerini incelemekti.

“Bu araştırma var olduğunu bildiğimiz fenomenlerin çoğunu açıklıyor” diyen araştırmanın yürütücüsü Ayalla Ruvio örnek olarak şunları ekliyor: “erkeklerin kadınlardan daha agresif sürüş eğilimi olduğunu biliyoruz ve erkeklerin arabalarını kendilerinin bir uzantısı gibi gördüğünü de biliyoruz.”

Araştırmanın detayları ve sonuçları

Psikoloji & Marketing Dergisi’nde (Journal of Psychology & Marketing) yayımlanan Ruvio’nun bu araştırmasında Israil’de yürütülen iki çalışma yer aldı. Kişilik, tutum ve değerlerin etkilediği bütüncül bir bakış acısı veren ilk araştırmaya ortalama yaşları 23.5 olan 134 kadın ve erkek katılımcı dahil oldu. 298 katılımcının yer aldığı ikinci çalışmaya ise; risk cazibesi,  haz veren bir aktivite olarak sürüş, zaman baskısı ile ilgili algılamalar ve dürtüsellik gibi faktörler eklendi.

Araştırmada elde edilen sonuçlara göre:

  • Arabalarını kendilerinin öz-kimliğinin (self-identity) bir yansıması olarak algılayan sürücüler yolda daha agresif davranıyor ve yasaları çiğniyorlar.
  • Kompulsif eğilimleri olanlar (kişinin iradesine rağmen belli bir şekilde davranmaya zorlanması) potansiyel sonuçları göz ardı ederek daha agresif sürüyor.
  • Kişilerde materyalizmin ya da mal varlığının önemi arttıkça agresif sürme eğilimi artıyor.
  • Kendi öz-kimliğini oluşturma aşamasında olan gençler, kendi arabalarını ve sürüş becerilerini gösterme ihtiyacını diğerlerinden daha fazla hissederler. Ayrıca kendilerinden daha fazla emin olup, umursamaz tarzdaki sürüşlerinin riskli taraflarını görmezden gelirler.
  • Agresif sürdüğünü itiraf edenler, yasaların çiğnendiği olaylarla daha ilişkili.
  • Zaman ve baskı altında olma hissi daha agresif sürüşe yol açıyor.

Araştırma sonuçlarına göre araştırmacılar şunları söylüyor: “Bireyler arabalarını ve yolda işgal ettiği alanları kendi bölgesi gibi görür ve kontrolü sürdürmeye ya da gerektiğinde kendini savunmaya çalışır.”

Ruvio’ya göre araştırma sonuçları sayısız kültürel kontekste rahatlıkla görülebilir, çünkü araba ve kimlik arasında güçlü bir ilişki mevcut.

Evet, eğer siz de agresif bir sürücü olduğunuzu itiraf ediyorsanız; diğerlerine göre daha fazla materyalist, kompulsif, yasaları görmezden gelen ya da ergenlikten çıkamamış olma eğiliminizin normal sürücülere göre daha fazla olduğunu unutmayın. Ya da sorumluluk sahibi bir yetişkin gibi davranın ve yolların sizin oyun bahçeniz olmadığının farkına varın.

Kaynak: Ayalla A. Ruvio, Aviv Shoham. Aggressive driving: A consumption experience. Psychology and Marketing, 2011; 28 (11): 1089 DOI: 10.1002/mar.20429

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Kasım 6, 2011

Depresyona Girmemek İçin


Duygularımız negatif içerikli olduğunda, neredeyse her zaman olumlu duygu ve değerlerimizi görmezden geliriz. Bizim için önemli olan bir kişiyi ya da bir şeyi kaybettiğimizde yas tutarız. Üzüntü kayıp karşısındaki doğal tepkimizdir.

Depresyona girme süreci çok da zor değil

Depresyonun birçok sebebi vardır (bazı sebeplerin fizyolojik olduğu unutulmamalı). Fakat sıkıntılı durumları oluşturan nedenler ile bu durumu sürdüren sebepler aynı şeyler değil. Örnek vererek biraz daha açalım: bir sınavdan başarışız olmak üzüntü sebebi olabilir, fakat bu üzüntüyü sürdüren şey bizim bu “başarısızlık” üzerine kurguladığımız duygulardır: kendini yetersiz hissetme, beklentileri karşılayamama.. Üzüntüleri sürdüren faktörler beynimizde oluşturduğumuz bu olumsuz duygular ve olaylar karşısındaki negatif yansımalardır.

Negatif duygusal oluşumlar

Olumsuz bir duygusal durumla karşılaştığımızda, yaptığımız en kötü şey hissettiğimiz gibi davranmaya başlamamız. Depresif moda savaşmak için öncelikle var olan hislerinizin karsısında durun. Biraz daha enerjik olmaya çalışın.

Kimi zaman üzüntünüzü yaşamak isteyeceksiniz, fakat kendinizi daha da kötü hissedeceksiniz. Çok üzgün olduğunu hissetmek, daha fazla olumsuz duyguyu etrafınıza çeker. Ve üzüntü depresyona dönüşür.

Daha iyi olmaya odaklanın

Asla ne kadar üzgün olduğunuzu, en kötü durumun sizde olduğunu düşünmeyin. Onun yerine daha iyi olmak için neye ihtiyacınız olduğuna odaklanın. Mesela kendinizi yanında daha iyi hissettiğiniz bir arkadaşınızla vakit geçirebilirsiniz. Kendinizi huzurlu hissettiğiniz bir mekana gidebilirsiniz. Dua edip samimi bir şekilde Allah’a yönelebilirsiniz. Kısacası şuan olduğunuz değil, olmak istediğiniz kişiye dönüşmeye çalışın.

Depresif modla savaşmanın ilk adımı “kararlılıktır”. Öncelikle sizin için önemli olan şeyleri düşünün ve bunları sizin için önemli ve değerli kılan şeyleri belirleyin. Sonra sizin için en önemli özelliklerini düşünün. Bu şekilde var olan olumsuz düşünce ve inançlarınızın gücünü azaltabilir ve kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz.

Psik. Meleknur Soylu

Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 27, 2011

House & Psikoloji

House hem ülkemizde hem de yurtdışında yayınlanan oldukça popüler bir dizi. Ve her gecen gün izleyici kitlesini daha da artırmakta. Hugh Laurie’nin canlandırdığı Dr. House karakteri şüphesiz ki son derece ilginç, eğlenceli ve hazımsız! House sık sık başvurduğu alaycı ve kurnaz tavırlarıyla oldukça gizemli. Gerçek karakterini ve amaçlarını anlamak bir hayli zor, çünkü onları yerine getirmek için ortaya çıkan duyguları ve inandığı şeyler çoğunlukla sahte.

Yine de onu anlamak imkânsız değil

House’un bazı ihtilaflarını gördüğümüz spesifik bir alana yönelelim. Yapacağımız bu ayırım House’u “iyi” ya da “kötü” (sevecen ya da itici) görmekten daha farkli bir boyutta olacak. Şunu da hatırlatalım ki House fanlarına oldukça yakınız.

Bazı bilimsel olmayan araştırmalara (arkadaş ve Google sorgulama) bakacak olursak: insanların çoğu için House, psikologların “narsis” diye adlandırdığı kişilik tipini simgeliyor. Kişiliği; kibir ve kendine aşırı güvenme gibi kavramları barındıran narsisizme oldukça yakın. Fakat bu kavramlar tam olarak resmin bütününü ve narsistik kişiliğin kompleks yapısını bize yansıtmıyor.

Narsisler kendi şişirilmiş öz-değerlerine karşın diğerlerine karşı empatide yoksundurlar. Sürekli diğerleri tarafından kendilerine hayranlık duyulmasını isterler. Kendi çıkarları, öz-değerleri ve bencil amaçları için çevresindeki insanları kullanma eğilimindedirler (Campbell, Brunell, & Finkel, 2006). Temelde House küstah, sömürücü, duygusuz ve kibirli davrandığında narsistik bir karakteri canlandırıyor.

Yani House narsis mi?

Daha önceki bir yazımızda narsisizmi ayrıntılı ele almistik. Gelin narsisizmin temel özelliklerini tekrar hatırlayalım:

  • Üstünlük hissi
  • Diğerlerine karşı empatide yoksunluk
  • Abartılı bir öz-değer duygusu
  • Makyavelcilik (kendi hedefleri ve benlik saygısına ulaşmak için diğerlerini araç olarak kullanma)

Üstünlük hissi. Evet. House daha iyi hisseder, daha eşsizdir ve çevresindekilerden daha fazla kendi isteklerini yerine getirme hakkına sahiptir. Sezon 7’ye başlarken bu açıdan bazı gelişmeler olsa da, House’un daha çok uzun yolu olduğu fikrine herkes katılacaktır.

Diğerlerine karşı empatide yoksunluk. Evet. Aynı şekilde bu alanda da kazanımları olmasına rağmen (kısmen Cuddy ile olan romantik ilişkisinin ve Wilson’un kız arkadaşı Amber’in ölümünün etkisiyle) House hala çevresindekilere karşı endişelenme konusunda yoksundur.

Kalan iki madde biraz çelişkili gözüküyor. House öz-benliğinin peşine ısrarla düşüyor mu? Bazılarının düşündüğünün aksine aslında bu sorunun yanıtı “hayır”. Çoğukez House’un asıl amacının yapbozu (gizemli hastalıklar) çözme arzusu olduğunu görürüz. Sık sık olay onun tekeli altındadır, öz-benliğiyle ilgili çaba göstermez. O, psikologların dediği gibi yapbozun cazibesinden doğan “içsel motivasyona” sahiptir. Yani şu anlama geliyor: yapboz şeklindeki olayları çözerken bunu kendi özsaygısı için yapmıyor (en azından bilinçli olarak bunu amaçlamıyor). House’un Makyavelliği de temelde ayni fikirden kaynaklanıyor. Genelde insanları kullanmasının nedeni psikolojik değil, pragmatik.

Sonuç olarak: biri eğer House’un narsistik eğilimler gösterdiğini iddia ederse buna katılmayabiliriz (en azından tamamen). Fakat eğer birileri bunda ısrar ederse ve onu narsis olarak nitelendirse tablo biraz daha bulanıklaşır. Gerçek şu ki narsizm süreklilikle ölçülür, yani ‘ya hep ya hiç’le var olmaz.

House muhtemelen narsisizm ölçen popüler Narsistik Kişilik Envanterinden (NPI; Raskin & Terry, 1979) iyi puan alır. Fakat o kimi yönden narsis, kimi yönden değildir. Çok sık karşılaştığımız gibi House da tek bir kavram ve kategori için uygun değildir. O, olağanüstü kompleks bir karakter. Sizin (House’un söylemekten çekinmediği gibi) onunla başa çıkması gerek.

Kaynak: PsychologyToday

Ted Cascio (House & Psychology editörü)

Çeviri: ruhdoktoru.com

Gönderen: Ruhdoktoru | Eylül 20, 2011

Çalışan Anneler ve Çocukları

Ebeveynler çocuklarını daha iyi standartlarda yetiştirebilmek için bir işte çalışırken, özellikle anneler (çocukları küçük yaştaysa) bu durumdan ötürü eleştirilebilirler. Neyse ki yapılan bir araştırma annelerin gönlüne su serpiyor. Ekonomi ve Sosyal Araştırma Konsülü’nün finanse ettiği bu araştırma annenin çalışması ve bunun çocuklar üzerindeki sosyo-duygusal davranışları üzerineydi. Araştırma sonuçları gösteriyor ki; küçük yaşlardaki çocuk annelerinin çalışması, çocukların sosyal ve duygusal gelişimleri üzerinde anlamlı düzeyde zararlı bir etki göstermiyor.

Çocuklar ne ister? İşte size ideal bir senaryo: evde tüm gün yanlarında bulunan ve onlarla ilgilenen anne ve baba. Anne ve baba çalışımıyorsa çocukların bu hayali gerçekleşebilir! Fakat araştırma sonuçları bu durumun aslında çocuklar için çok da yararlı olmadığını gösteriyor.

Araştırmaya göre 5 yaşındaki erkek çocuklarının; evde anne kazancı üstlendiğinde, her iki ebeveyni çalışan çocuklara göre daha fazla problemli davranışlar gösterdiği ortaya çıkarken aynı durumun kız çocukları için geçerli olmadığı anlaşılıyor. Yani evde sadece anne çalışıyor ve baba evde kalıyorsa, bu durum erkek çocuklarının daha fazla sıkıntı yaşamasına neden oluyor. Aynı yaştaki kız çocuklarını ele aldıklarında ise; babanın geçimi sağladığı geleneksel ailelerde, her iki ebeveyni çalışan ebeveynlere göre daha fazla zorluk yaşadıkları gözlemlendi.

Araştırmayı yürüten Dr. Anne McMunn, çalışan annelerin büyük olasılıkla daha yüksek eğitimsel yeterliliğe ve daha iyi bir gelire sahip olduğunu; depresyonda olma oranının ise ücretli bir iste çalışmayan annelere göre daha düşük olduğunu söylüyor.

Önceki  çalışma gösterdi ki; bekar anneyle ya da çalışmayan her iki ebeveyniyle yasayan çocukların, her iki ebeveyni ücretli bir iste çalışan çocuklardan daha fazla davranış problemi yaşayabiliyor. Annenin karakteristik özellikleri bu etkileri azaltabilir.

Dr. Anne McMunn: “Bazı araştırma sonuçları; küçük yaştaki çocukların annesinin çalışıp çalışmamasının, daha sonra doğuracak sonuçlar bakımından önemli olduğunu ileri sürdü. Bu çalışmayla çocuğunun ilk yıllarında annelerin çalışmasının, çocuk davranışı üzerinde uzun dönemli zararlı etkileriyle karşılaşmadık.” diye ekledi.

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: ScienceDaily

A. McMunn, Y. Kelly, N. Cable, & M. Bartley (2011). Maternal employment and child socio-emotional behaviour in the UK: longitudinal evidence from the UK Millennium Cohort Study. Journal of Epidemiology & Community Health . DOI: 10.1136/jech.2010.109553

Gönderen: Ruhdoktoru | Nisan 10, 2011

Acıyı Azaltmak İçin Bakın!

İğneden korkmayan var mi? Evet bazı cesaretlilerimiz olabilir, fakat insanı (biraz!) gerdiğini kabul edelim. Web sitelerinde iğnenin acısını azaltacak önlemler arasında genelde ilk sırada bulunan madde: “Dikkatinizi odada başka bir alana yöneltin” seklinde. Fakat bilim adamları bunun aksine direkt olarak vücuda bakmanın acıyı daha da azaltacağını ortaya koydu.

Daha az acıyor!

Psychology Science dergisinin Mart  sayısında yayımlanan bir araştırmada bilim adamları eline sıcak bir nesne değdirdikleri kişilerin direkt olarak eline baktıklarında daha az acı hissettiklerini buldu.

UCL (University College London) ve Milano-Bicocca Üniversitelerinde gerçekleştirilen çalışmalarda yer alan bilim adamlarından Flavia Mancini, kendi vücudumuzla ilgili beynin oluşturduğu imgelerin acı hissetme düzeyi üzerinde güçlü bir etkisi bulunduğunu ifade ediyor.

Deney prosedüründen bahsedecek olursak: arastırmacılar tarafından 18 katılımcının sol eline  ısı veren bir alet yerleştirilir. Isı gittikçe artırılır ve katılımcılar acı hisseder hissetmez butona basıp ısıyı durdurur. Bilim adamları ayna kullanarak deney esnasında katılımcıların gördüklerini manipüle ederler. Katılımcılardan daima sol eline bakmaları istenir; fakat bazen gördükleri kendi eli yada elinin olduğu yerde duran bir ahşap obje olur.

Acıya daha dayanıklı oluyoruz

Deney sonucunda araştırmacılar ele bakmanın acı seviyesini azalttığını buldu: acı eşiği başka bir objeye bakıldığına kıyasla kendi eline bakıldığında yaklaşık 3°C daha yüksek.

Deneyin devamında bilim adamları içbükey ve dışbükey aynalar kullanarak görüntüyü olduğundan büyültüp küçülttüler. Eli olduğundan daha büyük gördüklerinde katılımcılar acıyı bildirmeden önce daha fazla ısıyı tolere edebildiler. El olduğundan daha küçük boyutta görüldüğünde ise normal görüntüsünden daha az ısıda acı hissettiklerini bildirdiler.

Sonuç: Tüm bunlar sonucunda diyebiliriz ki; acı hissi, beyindeki vücut imajını temsil eden alanla ilgili olarak artar. Bilim adamlarının ‘görsel hileleri’ beynin vücutla ilgili mekânsal haritalarını (spatial map) etkilemiş olabilir. Sonuçlar doğrultusunda acı süreçlerinin beyindeki bu haritalarla yakından ilgili olduğu anlaşılıyor.

Profesör Patrick Haggard şöyle ekliyor: “Kişinin acı yaşadığı durumlarda psikolojik terapilerin çoğu acı veren uyarana odaklanır. Fakat biz, çocuklarımız kan testi için doktora gittiğinde aksine eğer iğneye bakmazsa daha az acıyacağını söyleriz. Sonuçlar gösteriyor ki kollarına bakmaları da az acı hissetmelerine yardım eder, fakat yine de mümkünse iğneye bakmaktan kaçınmalılar!”

Çeviri: ruhdoktoru.com

Kaynak: ScienceDaily

Makale: F. Mancini, M. R. Longo, M. P. M. Kammers, P. Haggard. Visual Distortion of Body Size Modulates Pain Perception. Psychological Science, 2011; DOI: 10.1177/0956797611398496


Teknolojinin gelişmesiyle hepimizin hayatında farklı alışkanlıklar ve de farklı eşyalar vazgeçilmez oldu. Hiç şüphesiz cep telefonu bunların en önemlileri arasında. Özellikle yeni nesil, cep telefonlarına bağımlı derecede yetişiyor. Vazgeçilmezleriyse: mesajlaşmak!

Psychological Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, Almanya’da bir bilim adamı telefonların özellikle kısa mesajların beynimizi etkilediğini buldu. Sadece bazı kelimelerin (‘aşk’ gibi) karşılığı olan sayıları tuşlayarak, zihnimizde o kelimenin anlamını aktif hale getirebiliriz.

Bu araştırma için Würzburg Üniversitesi’nden Sascha Topolinski ve öğrencileri bir liste kelime hazıladılar. Bu kelimeler telefonda yazılırken birden fazla tuşlanması gerekmeyen kelimelerdi. Ayrıca her sayı kombinasyonundan sadece bir kelime oluşuyordu.

İlk araştırma için Topolinski olumlu ve olumsuz kelimelerden oluşan iki liste hazırladı. Örneğin olumlu için; 54323 (“liebe”–aşk) ve 373863 (“freund”–arkadaş) ve olumsuz için; 373863 (“schleim”–sümük) ve 26478 (“angst”–korku) gibi.

Katılımcılara bir telefon verildi. Telefonun tuşlarında harflerin görünmesini engelleyen stickerlar bulunuyordu. Kendilerinden bir takım numaraların tuşlanması istendi. Her birini tuşladıktan sonra kendilerinden tuşladıkları numaralardan ne kadar hoşnut olduklarını puanlanlamaları istendi. Katılımcılar genelde tuşladıkları olumsuz anlamlı kelimelerden ziyade olumlu olanları tercih etti.

Telefon ergonomisiyle ilgili bir çalışmada olduklarını düşünen katılımcılar, deneye katılılımlarının ardından kısaca bilgilendirildiklerinde; deney esnasında numaraların kelimelerle ilgisi olabileceğini düşünmediklerini ifade ettiler.

Bu kelimelere denk düşen numaraları tuşlamak, zihinlerinde belli kavramları aktif hale getirmeleri için yeterli. Kavramların ortaya çıkması ayrıca diğer katılımcılar için de söz konusuydu.

Diğer bir katılımcı grubundan, belli numaraları tuşlamaları ve sonrasında bilgisayar ekranına gelen kelimeyi tesbit etmeleri istendi. Sonuçta katılımcılar tuşladıkları numaralara denk düşen kelimeleri diğerlerine oranla daha hızlı bildi.

Topolinski araştırma sonuçlarını psikolojide ‘cisimleştirme’ (embodiment) kavramıyla ilişkilendiriyor. Bu fikre göre belli vücut hareketleri, ilgili fikiler hakkında düşünmeye neden olabilir. Örneğin yumruk görüntüsü, insanda güç kavramını düşündürtebilir.

I 5683 You!

“Fakat bu çalışma cisimleştirme araştırmaları için açılan yeni bir kapı oldu” diyen Topolonski; “Aslında katılımcılar sadece belli parmak hareketleri yaptılar. Yani sadece telefona bazı numaraları tuşladılar. Sonuç olarak gördük ki, kelime yazarken motor hareketler beyinde kodlanıyor ve bu hareketler tekrarlandığında zihninde bazı fikirlerin oluşmasına sebep olabiliyor.”

Bu çalışmanın ayrıca pratik sonuçları da var. Bir diğer deneyde Topolinski katılımcılardan bazı işletmelerle ilgili olduğu zannedilen numaraları aramalarını istedi. Bu numaraların bazılarında belli kelimeler gizliydi. Örneğin; bir kuyumcu için “takı”, ya da emlakçı için “apartman”  kelimeleri telefon numaraları esnasında tuşlanıyordu.

Telefon arandıktan sonra telesekreter mesajı duyuluyor, ardından katılımcılardan bu işletmeyi çekiciliğine göre puanlamaları isteniyordu. Katılımcıların numara işle eşleştiğinde, eşlenmemiş numaralara göre daha yüksek oy verdikleri bulundu.  Örneğin, içinde “varlık” kelimesi olan finansal danışman numarası daha çekici bulundu.

İşletme sahipleri telefon numarası seçerken bu etkiyi göz önünde bulundurmalı, diyen Topolinski; “örneğin bir avukatsanız, içinde “adalet” geçen bir numara almaya çalışın, ya da yardım ve bağış hattı için “ver” içeren bir numara etkili olur” diye ekledi.

Kaynaklar: ScienceDaily

S. Topolinski. I 5683 You: Dialing Phone Numbers on Cell Phones Activates Key-Concordant Concepts. Psychological Science, 2011; DOI: 10.1177/0956797610397668

Çeviri: Meleknur SOYLU

Eski Gönderiler »

Kategoriler

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.